FATİH ŞAHİNTÜRK

Yeni Dünya Düzeni (New World Order), monarşileri yıkmayı, dini inançları yok etmeyi, ulus devletleri ve vatanseverliği sonlandırarak sosyal düzeni alt üst etmeyi planladığı öne sürülen teori

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 28 Ağu 2014 19:01

facebook
twitter
gplus

EMİN ÇÖLAŞAN VS TURGUT ÖZAL

1942’de Ankara’da doğdu…

Dedesi Refik Şevket İnce, CHP milletvekili idi. Ancak daha sonra CHP’ye muhalif kadroda yer alıp DP’nin kurucularından ve ideologlarından ve milletvekillerinden olacaktı…

Babası Umran Bey, 1960-1972 yılları arasında Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürü idi…

Köklü bürokratik gelenekten gelen bir aileye mensuptu…

İlköğretimini, Robert Kolej’in Ankara versiyonu kabul edilen TED Kolejinde okumuştu…

Üniversiteyi de ODTÜ İdari Bilimler Fakültesinde okumuştu…

Evet, Emin Çölaşan’dan bahsediyoruz… Kadrolu ve yeminli Turgut Özal düşmanı Emin Çölaşan…

Özal’ın liberal politikalarına isyan eden Emin Çölaşan’ın Özal düşmanlığı nerden geliyordu? Dünya görüşlerindeki farklılıktan mı?

Emin Çölaşan’ın ODTÜ yıllarına geri gidelim:

“Fizik, kimya ve matematiğe sempati duymayan Çölaşan'ın ODTÜ'de matematik hocası, onun daha sonraki yıllarda karşısına sürekli çıkacak olan birisidir. Onun gibi matematiği sevmeyen arkadaşları geçebilmek için bir plan yaparlar. Buna göre, sınav sırasında dışarıdaki arkadaşları, soruları cevaplanmış kâğıtları pencereden Çölaşan'a verecektir. Ama hoca, adeta bu planın işlememesi için farkında olmadan elinden geleni yapar. Bir kargaşa anında boş kâğıtlarla, doğru cevapların verildiği kâğıtları değiştirebilme imkanı bulan Çölaşan ve arkadaşları, iyi not alırlar ama hocanın da şüphesini çekerler. Bu olay, daha sonraki karşılaşmalarında hep bir muamma olarak gündeme gelecektir ikili arasında.

Hocanın ismi Turgut Özal'dır. Özal, Çölaşan'ın evini arayarak ertesi gün onu makamına çağırır. Kopya çekmekle suçlamaktadır onu. Dolayısıyla Çölaşan'ın Özal'la zıtlaşması, DPT'den daha öncesine rastlamaktadır. “

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber ... -kusun-hikâyesi.html

Evet, Çölaşan kopya çekerken yakalanınca hocası Özal tarafından “sıfır”la taltif ediliyor…

Çölaşan’ın Özal düşmanlığı buradan geliyor yani…

Kader, ikilinin yollarını kısa süre sonra yeniden birleştirdi.

Bu kez, tarafların kapışma alanı DPT, yani Devlet Planlama Müsteşarlığı idi.

Yıl 1967 veya 1968… Turgut Özal DPT Müsteşarı, Nevzat Yalçıntaş DPT’de Sosyal Planlama Daire Başkanı, Emin Çölaşan ise Sosyal Planlama Dairesinde Uzman Yardımcısı olarak çalışmaktadır…

Kısa süre sonra, Cumhuriyet Gazetesinde DPT’nin gizli kalması gereken evraklar yayınlanır. Kısaca gizli kalması gereken evraklar, basına sızdırılır. Sızdıran bir türlü bulunamaz. Herkes birbirini suçlar duruma gelir.

Kısa süre sonra yine o yıllarda DPT’de çalışan geleceğin ANAP milletvekili ve Bakanı Ekrem Pakdemirli’nin aklına bir fikir gelir:

“Ben bu evrakları kimin verdiğini bulmak için bir teklifte bulundum. Bir tane gizli evrakı var olan dört dairemize birer harfini değiştirerek verelim. Böylelikle hangi daireden çıktığın kolaylıkla buluruz dedim. Evrakları dağıttık. Ertesi gün Sosyal Planlamaya gönderdiğimiz evrak Cumhuriyet Gazetesinde yayınlandı. Yalçıntaş’a evrakın kendi dairesinden çıktığını söyledik. O da evrakın akışından hangi şubeden çıktığını tespit etti. Sosyal Planlama’dan evrakı Emin Çölaşan’ın çıkardığını anladık. Emin Çölaşan’ın görevine son verildi.” (Özal’ın Mirası, Ekrem Pakdemirli, s. 68, 69)

Ama işin buradan sonraki kısmı tam bir gaflet örneği… Gafletin sahibi Nevzat Yalçıntaş:

“Çölaşan 27 yaşındadır ve işinden olmuştur: "Haksızlığa uğramıştım, biliyorum." Bunun üzerine, 196074 arasında Meteoroloji Genel Müdürlüğü yapmış babası Umran Çölaşan'a Nevzat Yalçıntaş'a gitmesini söyler Emin Bey: "Nevzat Bey, bakın bu çocuğu attınız. Bu bir leke. Bir bonservis verin, bundan sonra işe gireceği zaman onu kullansın hiç değilse." Nevzat Yalçıntaş kabul eder. Belirtilen tarihler arasında dairesinde çalışan Emin Çölaşan'ın kişiliğine güvenilir, çalışkan biri olduğuna dair bir belgeyi imzalayıp babasının eline verir. Çölaşan, daha sonra bu belgeyi Danıştay'da açacağı davaya ekleyerek kullanacaktır: "Biraz kalleşlik oldu. Hayatımda iki tane kalleşlik vardır. Biri buydu." Çölaşan kalleşlik yapmıştır Nevzat Hoca'ya karşı.”

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber ... -kusun-hikâyesi.html

Bonservisi kapan baba Umran Çölaşan hemen Danıştay’a gidiyor ve kararı bozduruyor…

Cumhuriyet Gazetesine para karşılığı belge sızdıran Emin Çölaşan’ın bürokratik sicili aklanıyor… Ancak Çölaşan, DPT’ye geri dönmüyor…
Beyaz Türk dominant kuruluşu Petkim’e geçiyor… Sonra Maliye Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığındaki Bürokratik görevlerinin ardından gazeteciliğe geçiyor…

Aradan yıllar geçer, 12 Eylül Darbesi olur ve ardından Özal Başbakan olur…

Emin Çölaşan ise Milliyet Gazetesi köşe yazarıdır. 1985 yılında Erol Simavi’nin sahibi olduğu Hürriyet’e geçer. 1989 yılında intikam fırsatı doğar… Artık Hürriyet Köşe yazarıdır…

Sabah Akşam Erol Simavi’nin kanatları arasından Özal’a çakar da çakar…
Yine o dönemde Çölaşan’ın kadrolu düşmanlarından biri de eski Milli Mücadele Birliği Kadrosundan Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’tir…
Çölaşan’ın basında da düşmanları vardır… Çölaşan ile polemiğe giren köşe yazarları arasında Mehmet Barlas, Mehmet Altan ve Cengiz Çandar gibi isimler vardır…

Mesela, Cengiz Çandar, 4 Ekim 1994 günü Sabah gazetesindeki köşesinde Atatürk ile Turgut Özal’ı karşılaştırarak, Özal’ın liberal politikalarını öven bir yazı yazmıştı. Ertesi gün, Hürriyet gazetesinde yazan Özal’ın “kadrolu” düşmanı Emin Çölaşan, Cengiz Çandar’a cevap vererek yazısını eleştirmiş, Cengiz Çandar’ın “cemaziyülevvel”ini sayıp dökmüştü.
Bunun üzerine 7 Ekim 1994 günü Sabah gazetesindeki köşesinde Cengiz Çandar, Emin Çölaşan’a cevap vererek kendini şöyle savunmuştu:

"Şimdi sana gelelim çapulcu. Sen, bunu engellemek isteyen militer bir zihniyetin temsilcisisin. Dürüstlük taslama. Yolsuzluklara karşı namus havarisi geçiniyorsun ama bir gün olsun askeri ihalelerdeki yolsuzluklara el attın mı? Sen bu konulara giremezsin. Sen sana Genelkurmay’dan gönderilen teyp bantlarını yayınlamakla görevli bir emir eri ve ihbarcılıkla hayatını kazanan ucuz bir kuryesin. Sen rekabet ekonomisine karşı olan güçlerin sesisin. Öyle olmaya ve yeteneksizliğini dürüstlük kılıfı altında gizlemeye mecbursun. Senin hangi yazın ve bilgin yabancı basında yer alabilir? Türkiye’yi kaç uluslararası toplantı da temsil ettin?" (Türk Basınında Kalem Kavgaları, Emin Karaca, s. 395, 396)

Böylece o meşhur Çölaşan’ın Minik Kuş’un kaynağını da öğrenmiş oluyoruz…
Emin Çölaşan'ın diğer Minik Kuş'u da halasının oğlu Hüsamettin Cindoruk idi:

"1993 yılının sanırım ocak ayı. Halamın oğlu, o sırada Meclis Başkanı olan Hüsamettin Cindoruk'la Özal'dan söz ediyoruz. Kulağıma eğiliyor ve şu sözleri söylüyor: ‘”Bu (Turgut Özal) gidici. Yakında ölecek.” İnanmıyorum, şaşırıyorum ve aynen “Ne gidicisi abi, o hepimizi götürür” diyorum. Cindoruk ısrar ediyor: “Haberin kaynağı Baba'dır (Süleyman Demirel). Bu devlet bilgisi. Sadece sen bil ve ağzını sıkı tut. Önümüzdeki yaz aylarını çıkaramayacak. Baba sağlamcıdır. Bunu diyorsa bir bildiği vardır.”

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2002/05/01/119867.asp

Militarist-Seküler-Kemalist zihniyetin çok değerli Çölaşan, yıllarca Simavi ve Doğan’ı semirdikten sonra 2007 yılında Hürriyet’ten kovuldu ve şu anda Sözcü adlı paçavrada köşe yazılarını yazmaya devam etmektedir…

Elbetteki düşmanı, kendini oraya tıkayan iktidar partisi ve genel başkanıdır…

Ve Emin Çölaşan’ın Örümcek Ağları:

CHP Saruhan (1920-1923), CHP Manisa (1931-1943) ve DP Manisa (1950-1954) milletvekili, DP kurucularından, teorisyenlerinden Selanik Hukuk Mektebi Mezunu Refik Şevket İnce, gazeteci Emin Çölaşan’ın anne tarafından dedesiydi.

Refik Şevket İnce’nin kardeşi Hüseyin Hamit İnce de DP Ankara milletvekiliydi.

Emin Çölaşan’ın dedesi Veteriner Albay Emin Bey de Sultan II. Abdülhamid’e muhalefetinden Libya’ya sürülmüş, orada Arusi Tarikatına katılmıştı, Ömer Fevzi Mardin gibi…

Emin Çölaşan’ın halasının oğlu Hüsamettin Cindoruk’un eşi Kadriye Dilek Çiftkurt ise 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra idam edilen DP’nin Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın baldızı Meryem Çiftkurt’un kızıydı. Yassıadada Hasan Polatkan’ın avukatlığını da Hüsamettin Cindoruk yapmıştı.

Tansu Çiller’in Robert Kolejden sınıf arkadaşı olan Kadriye Dilek Çifkurt’un dünürü gazeteci Yılmaz Çetiner’in eşi Esin Sadıkoğlu ise Çiğdem Meserretçioğlu’nın dayısının kızıydı. Yılmaz Çetiner, Esin Sadıkoğlu ile evlenirken nikâh şahidi de Erdal İnönü’nün kayınpederi Ali Sohtorik idi.

Esin Sadıkoğlu’nun kardeşi Varlık Sadıkoğlu’nun eşi de Alp Yalman’dı. Esin Sadıkoğlu’nun diğer kardeşi Celal Sadıkoğlu ise Tahsin Çiftkurt’un kız kardeşi Hilal Çiftkurt ile evliydi.

Emin Çölaşan’ın eşi Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) genel başkanı ve eski Danıştay Başkanı Tansel Çölaşan’ın kardeşi Taner Tuğcu’nun eşi Tülay Tuğcu da eski Anayasa Mahkemesi Başkanı idi. Tülay Tuğcu, 2007 yılında görevi Haşim Kılıç’a devretmişti.

Emin Çölaşan’ın baldızı Nilgün Tuğcu ise yönetmen Ziya Öztan ile evlidir. 80 Öncesi önde gelen Marksistlerden olan Ziya Öztan’ı daha çok Kuruluş, Kurtuluş, Abdülhamid Düşerken gibi tarihi dizi filmlerden hatırlıyoruz…

Selam ve Dua
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 28 Ağu 2014 19:14

facebook
twitter
gplus

YUSUF HİKMET BAYUR

Evet, Yeniden Merhaba diyelim…
Uzun bir aradan sonra yeniden bu köşede birlikteyiz…
Bugün AKP Olağanüstü kongresi yapıldı ve Dışişleri Bakanı Ahmed Davudoğlu, mevcut delegenin tamamına yakın bir oyla, 1382 oyla yeni genel başkan seçildi…
Türk siyasi tarihine baktığımız zaman aslında buna benzer durumlar pek görülmez… En az sıkıntılı, en az kavgalı kongrelerde bile daha fazla fire verilir, çok sayıda oy kaybı yaşanır…
Mesela 6/7 Eylül’de yapılacak CHP Kurultayında mevcut genel başkanın, yaklaşık 600, 700 civarında, muahliflerin tek aday olarak gösterecekleri Muharrem İnce’nin ise 200, 300 civarında oy alacağı tahmin ediliyor.
Bugün Ahmed Davudoğlu’nun 1382 delegenin oyuyla genel başkan seçilmesi nedense benim aklıma, Gazi Paşa’nın vefatının ardından İsmet İnönü’nün genel başkan seçildiği CHP Kurultayını getirdi.
Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emriyle I.Ordu Komutanı Fahreddin Altay Paşa’nın TBMM’yi kuşattığı 11 Kasım 1938 günü TBMM’de yapılan oylama sonrasında Gazi Paşa “Ebedi Şef” ve İsmet Paşa “Milli Şef” seçilmişti ve Gazi Paşa’nın ardından yeni cumhurbaşkanı ve CHP Genel başkanı olmuştu…
Yapılan oylamada İsmet Paşa’ya yalnız bir milletvekili oy vermemişti…
İsmet Paşa’yı sevmeyen ve oy vermeyen isim Yusuf Hikmet Bayur idi:
Oylar sayıldı. 323 oyun 322’sini İsmet İnönü toplamıştı. Yalnız, İsmet Paşa’ya oy vermek istemeyen Manisa milletvekili Hikmet Bayur, oy pusulasına Celal Bayar’ın ismini yazmıştı.
Garip bir rastlantıdır. İlk cumhurbaşkanı seçiminde Gazi Mustafa Kemal Paşa bütün oyları toplamış, sadece kendi oyunu İsmet İnönü’ye vermişti. İşte şimdi İnönü, Atatürk’ten sonra Türkiye’nin 2. Cumhurbaşkanı oluyordu. İnönü’nün cumhurbaşkanı seçildiği bu seçimde de bir tek oy Celal Bayar’a verilmişti. Bunun üzerinden 12 yıl geçecek, 1950 yılında Celal Bayar da Türkiye’nin 3. Cumhurbaşkanı seçilecekti. (Bitmeyen Devlet Kavgası, İsmet Bozdağ, s. 208, 209)
Peki kimdi bu Yusuf Hikmet Bayur?
Hikmet Bayur, Osmanlı son dönem devlet adamlarından Kıbrıslı Kamil Paşa’nın torunuydu…
Kıbrıslı Kamil Paşa, Sultan II.Abdülhamid’in taht’tan indirilmesine neden olan o meşum 31 Mart hadisesinden sora İTC içindeki Prens Sabahaddin Bey liderliğindeki İngiliz yanlısı kanadın lideriydi…
Kendilerine daha sonra İtilafçılar veya Ahrarcılar denilen grup, sadrazam olarak Kamil Paşa’yı görmek istiyorlardı…
Başarmışlardı da, ancak 23 Ocak 1913 günü gerçekleşen Babıali Baskını sonrası Kamil Paşa Sadrazamlıktan silah zoruyla azledilecek ve Kıbrıs’a giderek Kıbrıs’a yerleşecek ve hayatının son günlerini Kıbrıs’ta bir nevi sürgünde geçirmişti…
Kıbrıslı Kamil Paşa, mühtedi idi, yani İbrani asıllı idi.
Kamil Paşa’nın yakın arkadaşı Şair Eşref, Kıbrıslı Kamil Paşa’nın sürekli sadaret makamına getirilmesinden bıkarak, mühtedi arkadaşı için şöyle bir dörtlük yazmıştı:
Agop Paşa’yı lutf et, padişahım sadr-ı Azam olsun
Deni’nin üstüne gelen de bir deni olsun
Sadaret möhrini memnu ise vermek müsülmane
Yehudiden usandık bir zaman de Ermeni olsun…

(Türkçesi: Padişahım Agop Paşa’yı affet, sadrazam olsun/ Deni’nin üstüne gelen de bir deni olsun/ Sadaret mührünü Müslümana vermek yasaksa/ Yahudi’den usandık, biraz da Ermeni olsun… )

Küçük yaşta babası Haşmet Bey’i kaybeden Hikmet Bayur, dedesi Kamil Paşa tarafından büyütüldü.

İyi bir eğitimin ardından Lozan’da delege ve birçok ülkede Büyükelçi oldu…

1927 yılında Gazi Paşa’nın isteğiyle Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği görevine getirildi ancak uzun bu görevi uzun sürmeyecekti…

Gazi Paşa’nın içkisine karışması, Gazi Paşa tarafından Kabil’e büyükelçi olarak atanmasına neden olacaktı…

4 yıl sonra, 1932 yılında yurda dönen Bayur, yeniden Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri oldu.

Ancak kısa süre sonra yeniden bu görevden ayrılmak zorunda kaldı. Bu kez Gazi Paşa tarafından siyasete davet edildi ve ara seçimle Milletvekili oldu.

CHP Manisa (1932-1946) milletvekili olarak Milli Eğitim Bakanı oldu. Üniversite reformuna imza attı.

Gazi Paşa’nın vefatının ardından ve çok partili sisteme geçişle birlikte, önce DP saflarından siyasete girdi ancak Mareşal Fevzi Çakmak ile birlikte hareket edip Millet Partisi’nin kurucularından oldu.

Mareşal Fevzi Çakmak’ın vefatının ardından MP genel başkanı oldu.

Ancak MP’nin istediği başarıyı yakalayamaması üzerine DP listesinden milletvekili seçilerek TBMM’de yer aldı. Ancak DP’nin Kemalizm’e laikliğe ödün veren politikalarını eleştirerek DP’den istifa etti.

Yassıada’da yargılanan ve 1963 affıyla serbest kalan Yusuf Hikmet Bayur, bu tarihten itibaren siyasetle uğraşmadı ve 6 Mart 1980 tarihinde vefat etti.

Ve Yusuf Hikmet Bayur’un Örümcek Ağları:
Yusuf Hikmet Bayur’un eşi Nazife Rutkay’ın kardeşi Fikri Rutkay’ın oğlu da, iktidar muhalifi açıklamalarıyla gündemden düşmeyen oyuncu (Ünal) Rutkay Aziz idi.
Hikmet Bayur’un eniştesi, yani halası Makbule Hanım’ın kocası da Naci Eldeniz Paşa idi. Naci Paşa, Gazi Paşa’nın Askeri Rüşdiye’den Terbiye-i Askeriyye Hocası idi.
Naci Paşa’nın kızı Perihan Eldeniz Arıburun DP İzmir milletvekili idi.
Naci Paşa’nın damadı, Perihan Eldeniz Aruburun’un eşi orgeneral Tekin Arıburun ise emekli Hava Kuvvetleri Komutanı ve AP senatörü idi.
Perihan Eldeniz-Tekin Arıburun çiftinin damatları ise Hulusi Tanman, Koç Holding’ten tanıdığımız Can Kıraç’ın eşi İnci Kıraç’ın teyzesinin oğluydu. Can Kıraç’ın kardeşi İnan Kıraç’ın eşi Suna Kıraç, Vehbi Koç’un kızıydı.
Yusuf Hikmet Bayur’un amcası Selahattin Bey’in kızı Akile Hanım ise, Kurtuluş Savaşının lider isimlerinden Bekir Sami (Kunduh) Bey’in geliniydi. Bekir Sami Kunduh, TCF kurucularından biriydi. 1926 İzmir suikastının ardından tasfiye edilen isimlerden biriydi.
Selam ve Dua ile
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: yazyagmuru

Mesajgönderen koton » 31 Ağu 2014 18:46

facebook
twitter
gplus

yazılarınız çok ilginç ve dikkate çekici
koton
 
Mesajlar: 2
Kayıt: 26 Ağu 2014 22:21

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 31 Ağu 2014 19:54

facebook
twitter
gplus

bu başlıktaki yazıların tamamı 'fatih şahintürk' adlı tarihçinin yazete'deki köşesinden alıntıdır. ;)
En son yazyagmuru tarafından 02 Eyl 2014 06:49 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 01 Eyl 2014 05:13

facebook
twitter
gplus

KIBRIS ÜZERİNE DİKKATE DEĞER BİR YAZI


Kıbrıs tarih boyunca, Sultan II.Selim’den itibaren, Judaik varlık tarafından Kıbrıs’taki Elenik varlığa karşı denge unsuru olarak Türk varlığı ile dengelenmek istendiğini iddia etmiştim…

Kısacası Kıbrıs’ın Türkler tarafından idare edilmesi ve idare edilmek istenmesi, Judaizm’in bir oyunuydu…Bu oyunda Türkler taşerondur.

Bu oyuna ilk kurban giden Sultan II.Selim idi. Mali danışmanı Yasef Nassi’ye “Seni Kıbrıs kralı yapacağım” sözünü verdiğini biliyoruz…

Dörtyüz yıl sonra Osmanlı İmparatorluğunun varlığı idari yönden zayıflayınca Kıbrıs İngilizlerin kontrolüne geçmişti.

II.Dünya Savaşından sonra da İngiltere, dünyanın jandarmalığı görevini ABD ve Sovyet Rusya’ya devredince, Sovyet Rusya ve Yunanistan ve diaspora Ermeni Lobisinin desteğini alan Rumlar, yeniden Kıbrıs’ın hakimiyetini ele geçirmek için kolları sıvamıştı…

II.Dünya Savaşından sonradır, Demokrat Parti devrinde “Kıbrıs’taki Türk varlığı’nın endişe verecek şekilde tehlikede olduğu” kampanyası başlatıldı…

Bu kampanya’nın basın ayağında, Hürriyet gazetesinin kurucusu Lütfi Simavi ve daha sonra oğlu Haldun Simavi ile Vatan Gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman vardı.

İkiside deklare İbrani asıllıdır ve birincisi, gazetenin künyesine “Türkiye Türklerindir” sloganı koyma gereği hissetmişti…

Bizde, Türkçü ve milliyetçi geçinenlerin hiçbirinin Türk ve Anadolu kökenli olmadığını biliyoruz…

Ziya Gökalp Diyarbakır Çermik’li Kürt aşireti Pirinççioğlu aşiretine mensuptu.

Ahmet Agayef, Yusuf Akçura, İsmail Gasprinsky (Gaspıralı), Munis Tekinalp (Moiz Kohen), Leon Cahun, Simon Deutch, Hamdullah Suphi, Reşit Galip, Rıza Nur, Alpaslan Türkeş (Hüseyin Feyzullah), hiçbiri değildi, ama hepsi katıksız Türkçü ve Milliyetçiydi…

Kıbrıs davası’nın STK’sı da “Kıbrıs Türktür Derneği” idi… 1954 yılında kurulmuştu ve devri Demokrat Parti idi.

Kurucuları mı?

Ahmet Emin Yalman, Hikmet Bil, Orhan Birgit ve Ali İhsan Göğüş ve diğerleri…

Orhan Birgit ve Ali İhsan Göğüş’ü Tan Baskınından hatırlıyoruz…

Türkiye’de “Kıbrıs konusunda Türkiye'nin pozisyonunu desteklemek ve kamuoyu yaratmak” amacıyla kurulmuştu.

Daha açık bir ifadeyle, “Türk Milliyetçiliğini ve milliyetçilerini tahrik ederek, Kıbrıs’ı Rum’lara bırakmama ve İsrail’in güvenliği için taşeron olarak Türkleri ve Türk devletini kullanma” da diyebiliriz, aynı anlamdadır…

Kıbrıs’ın Arz’ı Mevut toprakları olduğunu ve Magosa limanının Tel Aviv ile komşu olduğunu da asla unutmamalıyız…

1974, Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, Kıbrıs Türk Kesiminde yaşayan Yahudi nüfusunun yüzde 110 arttığını da asla unutmamalıyız…

KKTC topraklarının satışı hakkında araştırma yapılması gerektiğini de hatırlatıyorum… Kimlere satılıyor ve kaçı İbrani asıllıdır, yönemlidir...

Kıbrıs davasında taşeron olanları tarihe not düşüyorum ama bir kişi vardır ki, taşeron diyemeyiz.

Mithat Perin…

Kıbrıs konusunda tahrik ve provakatif manşetleriyle Hürriyet ve Vatan gazetesini geride bırakan İstanbul Express gazetesinin sahibi…

Ve Kıbrıs Provakasyonunun ilk kilometre taşı Özel Harp dairesiyle eşgüdümlü olarak döşeniyordu…

1952’de NATO üyesi olmuştuk ve henüz 3 yıl geçmişti, Özel Harp ve Kontrgerilla ilk sınavını veriyordu.

Tarih 5 Eylül 1955…

5 Eylül 1955’te Atatürk’ün Selanik’teki evine atılan bomba sonucu başlayan bu olaylarda Ermeni ve Rum vatandaşlara ait 5538 gayrimenkul tahrip edilmiş, 3 kişi ölmüş, 40 kişi yaralanmıştı.

Hedef Kıbrıs’tı:

Yakın tarihin bu hazin öyküsü, 29 Ağustos 1955 günü Londra Konferansı’nda ele alınacak Kıbrıs sorunuyla ilgili gelişmelerin tetiklediği bir hadiseydi. Olayların gerisindeki güç ise Özel Harp Daire’ydi. Bu dairenin ilk önemli icraatıdır.
Londra’da görüşmelerin tıkandığı sırada Dışişleri Bakanı Zorlu, Başbakan Menderes’e telgraf çekti, dedi ki: “İngilizler Kıbrıs’taki anlaşmazlığı çözmek için son çare olarak Yunanistan’a ödün verebilirler. Üzerimizde yoğun baskı var, ikna etmemiz çok zor görünüyor. Bu hususta önümüzde yapılacak çok iş olduğunu görüyoruz. Bu konuda ilgili yerlere sizin vereceğiniz emirlerin çok işe yarayacağına inanıyoruz. Türk Kamuoyunun tepkisini güçlü bir şekilde Londra’da hissettirmek mecburiyetindeyiz.”

Menderes, MİT dâhil çok sayıda kapıyı çaldı, Kamuoyu baskısı oluşturulması için harekete geçilmesini istedi. Görüştüğü isimlerden biri de Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil’di. Bu arada Zorlu’nun Bayar ve Menderes’ten daha çok Özel Harp Dairesi ile ilgili olduğunu sanırım belirtmekte yarar var.

Ancak, ilginç şekilde fatura komünistlere kesildi. Başbakan Adnan Menderes’ten Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, MİT Başkanı Korgeneral Behçet Türkmen’den CIA Başkanı Allen Dulles’a kadar neredeyse herkes, komünistlerin milli duyguları istismar ederek halkı galeyana getirdiğini öne sürdü.

Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu yıllar sonra şöyle diyecekti: 6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi? (Çelik Çekirdek, Şamil Tayyar, s.134-137)

Büyük Kulüp üyesi ve Rotaryen olan Özel Harp Dairesi Komutanı (1972-1974) emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, Çankırı Piyade Okulunda öğrenci iken (1951) hocası da ABD’den yeni dönen Alpaslan Türkeş idi. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında etkin rol oynayan ve 1988 yılında Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri olan Sabri Yirmibeşoğlu, 1989 yılında Turgut Özal tarafından emekli edilmişti.

Gazi Paşa’nın Selanik’teki evine bomba haberini manşetten yayınlayan İstanbul Express Gazetesinin sahibi Mithat Perin’di.

Bombayı attığı iddia edilen Selanik Hukuk Fakültesi Öğrencisi Oktay Engin, 3,5 yıl hapis yattıktan sonra, Emniyet Müdürü ve Vali olacaktı.

Bombayı İstanbul’dan Selanik’e taşıdığı söylenen kişi de Lozan Delegasyonunda yer alan Selanik Başkonsolosu Mehmet Ali Balın idi.

Olaylar sırasında Anadolu Ajansı’nın Atina Muhabiri Sara Korle, Sinan Korle’nin eşiydi. Sinan Korle’nin kız kardeşi Rezzan Korle ise gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın eşiydi.

Güzel, Dışişleri Bakanı, diplamatı, muhabiri, medyası, milletvekili, valisi, Özel Harpçisi, gazetecisi ve diğerleriyle topyekün güzel bir provakasyondur…

Anadolu mu?

Türk kökenli samimi vatanseverler mi?

Masal’ın senaryo ve teknik kısmında hiç yoktur, sadece figüran ve taşeron’dur, o gün ellerinde sopalarla Ermeni ve Rumların dükkânlarını yağmalayandır…

6/7 Eylül 1955 Olaylarının faturası İstanbul Valisi Fahreddin Kerim Gökay ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’e kesildi. Olaydan sonra istifa ettiler.

Kıbrıs Türktür Derneği olaydan sonra kapandı…

Mithat Perin mi?

Olaydan sonra ödüllendirildi ve DP İstanbul milletvekili oldu.

Günde ortalama 30 bin satan İstanbul Ekspres, 6/7 Eylül’den sonra bir anda 296 bin tiraja ulaştı.

500. Yüz Yıl Vakfı kurucularından Mithat Perin’in Örümcek Ağları:

Mithat Perin, Akil Kadın Hülya Koçyiğit’in amcasıdır. Hülya Koçyiğit’in torunu Neslişah Alkoçlar, oyuncu Engin Altan Düzyatan ile evlidir.

http://www.internethaber.com/unlu-cift- ... 15147h.htm

Mithat Perin, GS’lı kaleci ve spor yorumcusu Turgay Şeren’in dayısıdır.

Mithat Perin, 1961-1965 AP Bursa milletvekili Cevdet Perin’in kardeşidir.

Mithat Perin’in eşi Perizat Söylemez, 150’liklerden Süleyman Şefik Paşa’nın kızıydı.

Mithat Perin’in eşi Perizat Söylemez, söz yazarı müzisyen Şehrazat’ın halasıydı.

Mithat Perin’in eşi Perizat Söylemez’in halasının oğlu, I.Gürsel Hükümetinin Dışişleri Bakanı Selim Sarper’dir.

Mithat Perin’in eşi Perizat Söylemez’in amcasının kızı Lamia Söylemez de Hüsrev Gerede’nin eşiydi…
Mithat Perin'in kızı Azade Perin, 1973 yılında Kolasına katılan içki sonucu zehirlenerek öldürülmüştü...

Peki ama neden ve kimler tarafından? Hiçbir zaman bulunamadı...

http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/ ... hayat.html

Selam ve Dua ile…
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: yazyagmuru

Mesajgönderen koton » 01 Eyl 2014 23:42

facebook
twitter
gplus

yazyagmuru yazdı:bu başlıktaki yazıların tamamı 'fatih şahintürk' adlı tarihçinin ygazete'deki köşesinden alıntıdır. ;)


bu ismi ilk defa duyuyorum yenimi bu fatih şahintürk
koton
 
Mesajlar: 2
Kayıt: 26 Ağu 2014 22:21

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen meocak » 22 Eyl 2014 17:23

facebook
twitter
gplus

hocam akrabalık bağları bu kadar ciddiye alınmalı mı? Sonuçta sen ailenden herhangi birinin ideolojik görüş,fikir veya eylemiyle o aileden gelen bir başka kişiyi yargılayabilirmisin? X Y'nin ilk kocasından olan oğludur.Z ile Y kuzendir. Öyleyse X ile Z aynı görüşe hizmet ediyor. Bu bence çok yanlış bir önerme.Evet akil adamlar eleştirilebilir.Savundukları görüşle üstlendikleri misyonun tezatlığı sorgulanabilir. Ama sırf işte şu kişi şurdan bunun birşeyi oluyor diye bi kanıt sunmak çok basit bir eleştiri. Şahısların akraba ve yakınlık bağlantıları yerine bu insanların şu an durdukları ve benımsedikleri görüşleri üzerinden yapıcı bir eleştiri getirilebilir bana göre.
meocak
 
Mesajlar: 2
Kayıt: 09 Eki 2013 23:05

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 09 Eyl 2016 23:15

facebook
twitter
gplus

Fatih Şahintürk'ün yeni kitabı (Doktor ve Apolet-Silsile1) piyasaya çıktı.İtiraf edeyim ben de henüz okumadım lakin merakı olanlara tavsiye ederim.
İleride buradan üzerine konuşabiliriz.
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 17 Eyl 2016 11:14

facebook
twitter
gplus

Ali Adnan Ertekin (Menderes)'in ölüm yıl dönümü imiş,2 satır yazayım:
Esas adı Ali Adnan Ertekin'dir.Mahkeme kararıyla erkek arkadaşı Edhem'in soyadını alıp Adnan Menderes olmuştur.Sebataycı Yehudi Kapani koluna mensuptur.
AdnanMenderes in eşi Fatma Beria (Sebataycılarda adet olduğu üzere ilk ismi yerel ve/ya İslami yani kriptodur.2. ismi ise gerçek kimliğini,daha doğrusu İbrani kökenini vurgular),İzmirli sebatayist ve Abdülhamid düşmanı Evliyazade ailesinin kızıdır.
3 erkek çocuğunun da adları unisex'tir.Adnan,Mutlu ve Yüksel.
Yazılırsa uzun gider,son not olarak Evliyazade ailesi ile M.Kemal'in kız aldığı yine İzmir'li Uşakizade aileleri akrabadırlar.
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 18 Eyl 2016 13:49

facebook
twitter
gplus

Vakti olan okuyabilir:

Suzan Sözen' in yaşamı
Suzan Sözen adını hiçbir edebiyat sözlüğünde bulamazsınız. Oysa, 10 tane kitabı bulunmaktadır Suzan Sözen’in.

Adının hiçbir edebiyat sözlüğünde bulunmamasının nedenlerinden bir tanesi sanıyorum Suzan Sözen’in bir dönem yaşadığı ilişkilerinden kaynaklanmaktadır.

Suzan Sözen’le ilgili bulabildiğim bilgileri özetle aktarıyorum.

"Suzan" Farsça bir kelimedir ve "Yakan, yakıcı, yanan, ateşli, coşkulu" anlamına gelmektedir.

Evlilik soyadlarıyla Suzan (Verdi-Sözen), Türk bir baba ile Rus bir annenin ilişkisi sonucu dünyaya geldi.

Suzan, 1969 yılında, ailesi hakkında şu bilgileri vermiştir:

"Annem Polonyalı'dır. Kökümüz Polonya hanedanına kadar uzar. Annemin dedesi, yıllar önce Californiya'ya göç etmiş. Altın arayıcısı olmuş. Çok para yapmış. Sonra da ölmüş. Bir oğlu kalmış geriye. Oğlu da geçen yıl ardında tam on milyon dolar bırakarak bu dünyadan göç etmiş. Dedemiz Tadeus Stolkowski'nin annemden başka mirasçısı yokmuş. Arayıp, tarayıp bizi buldular. Annem Ayşe Galibe Bayar adına Amerika'da bir avukata yetki verdik. Bu yıl şansımız oldukça iyi gidiyor. Parayı kısa zamanda alacağımızı söylediler. Bekliyoruz."

Eski Başbakanlardan Adnan Menderes'in yargılandığı mahkemede, 3 Kasım 1960 tarihinde yapılan duruşmada, Adnan Menderes ile hakim arasında karşılıklı olarak yapılan konuşmalar içerisinde Suzan ve ailesi hakkında şu bilgiler geçmişti:

"Sual: …Suzan Sözen'i tanır mısınız? Ve ne zamandan beri tanırsınız, aslen nerelidir?

Cevap: Bildiğiniz gibi, yani aslen babası Türk, validesi Polonyalı.

Sual: Rus.

Cevap: Evet.

Sual: Galina. Mama Galina; annesi.

Cevap: Evet.

Sual: Moskova'da bulunmuş, orada terbiye görmüş, aslen Moskova'lıdır. Türkiye'ye gelmiş ve sonra yine… Annesinin son derece nüfuz ve tesiri altında bilahare bazı alâkaları dolayısıyla yabancı servislerin çalışmasına yardımda bulunmuş, size de hayret ettiğimiz şu ki, o zamanlar hiç ikazda bulunmadılar mı bu kadının böyle bazı alâkaları dolayısıyla? Cidden çok yazık. Yâni ne için şu mecraya geldik… Sualin gelişini herhalde anlıyorsunuz."

Beş kız kardeşin en büyüğü olan Suzan, bu konuda şunları söylüyor:

"Dört kız kardeşim var… Benden küçük. Beşiklerini salladım. Çocuk hevesimi kardeşlerimden aldım."

Notre Dame De Sion'dan mezun oldu.

Güzel bir kadındı. Etli dudakları, uzun boynu, ince beli, yuvarlak güzel kalçaları vardı.

17 yaşında iken, işadamı Nejat Verdi ile evlendi.

1950'li yıllarda, Notre Dame De Sion'da okuyupta, roman yazan bir başka genç kız daha vardı.

Bu genç kızın ismi: Oya Baydar'dı.

Notre Dame De Sion son sınıf öğrencisi Oya Baydar, "Kalbimin Aradığı Erkek" adlı romanı yazmış, bu roman, 1959 yılında, Hürriyet gazetesinde yayınlandığında Oya Baydar hakkında okul idaresi tarafından soruşturma açılmıştı.

Oya Baydar, "Kalbimin Aradığı Erkek" adlı bu kitabı, gazetede yayınlanmağa başlamadan iki sene önce 17 yaşında iken yazmıştı. Kitaptan bir parça şöyleydi:

"Beyaz geceliğin altındaki vücudun çıplak olduğunu Suat derhal anlamıştı. Ayşin'in kumral saçları dağılmış, Suat'ın göğsünün üzerine dökülmüştü. Suat o saçları kana kana öptü, sonra alevli dudakları Ayşin'in yüzünde ürpererek dolaşmağa başladı."

Notre Dame De Sion okulu mezunu Suzan, 1970 yılının Ocak ayında yayınlanan bir açıklamasında Nejat Verdi ile olan evliliği hakkında özetle şunları anlatmıştı:

"Bu, benim için İspanya'da şatoların kurulduğu bir yaş olmamıştı… On yedi yaşında işadamı Nejat Verdi'ye evlenmiştim. Beş kız kardeşin en büyüğü bendim. Öbür kızların sırası çabuk gelsin diye beni çabucak evlendirmişlerdi. Romantik ve hayalperesttim. Kocamın işi dolayısıyla evlendiğimiz ilk yıl Harput'a gitmiştik. Şehri gezdikten sonra, etkisi altında kalarak bir roman yazmıştım. 'Rahika' adlı roman Harput'ta kocasını Plevne harbine gönderen ve çocuklarıyla yalnız kalan bir kadının acıklı hikâyesiydi. Son derece duygulu olan bu roman, yazarken önce beni, sonra da okuyucuları ağlatmıştı. Bu ilk romanım 'Fatma Esen' adı altında çıkmıştı. Ama, sokakta biri bana biraz dikkatlice baksa hemen kendi kendime 'Beni tanıdılar da onun için baktılar' derdim. Herkesin beni tanıyıp takdir etmesini 'Gencecik kız roman yazmış' demesini istiyordum. Hayat bana o zaman bitmeyecek kadar uzun görünürdü. 'Kırk yaşıma geldiğim gün intihar edeceğim mutlaka' derdim. Çünkü, ona göre kırk yaş kadının hayatının bittiği gündü. Bugün insan sadece gülüyor, bu düşüncelere. Kadının en güzel çağı deseler tereddüt etmeden 40 yaş derim. Çünkü, kadının en güzel ve isabetli kararlarını o yaşta verir ve yanılmaz. Olayları ve insanları artık daha tarafsız tanır ve değerlendirir. Harput'ta çadırda geçen 1 aylık balayından sonra İstanbul'a gelmiştik. Evimi, elimle, zevkimle döşemiştim. Taksim'de otururduk. Ailem mutaassıp ve muhafazakârdı. Her şeyi kocamın evinde görmüştüm. Kocam büyük bir işadamıydı, çok yoruluyordu. Bütün gün fransızca yemek kitaplarını karıştırıp akşam için değişik yemekler hazırlardım. Bana o günler evlilikten ziyade, evcilik oyunu oynuyormuşum gibi gelirdi. Bir yandan da yazmak isterdim. Dame De Sion mezunuydum. Çok okurdum. 'Büyük yazar olacağım' derdim. Fakat, bu hayal dolu günlerin bir gerçek yanı vardı ki, o toy yaşta bir roman yazmış, ilgi de toplamıştım."

Harput, Elazığ'ın merkez ilçesine bağlı bir bucaktı.

*

"O YIL AMERİKA'YA GİTTİK. CENNET KAPILARI AÇILMIŞ. BEN DE İÇİNE GİRMİŞTİM SANKİ"

Suzan, 17 yaşında iken işadamı Nejat Verdi ile yaptığı evliliğinin nasıl devam ettiğini özetle şöyle anlatmıştı:

"O yıl Amerika'ya gittik. Cennet kapıları açılmış, ben de içine girmiştim sanki. Kocamın günleri iş ziyaretleri ve toplantılarıyla geçmişti. Ben de günlerimi vitrin gezmekle geçirmiştim. Fakat, bütün ileri medeniyetine rağmen, oranın maddileşen insanlarına intibak edemedim. Her şey bana soğuk geldi. Kendimi büyük bir kalabalık içinde yabancı hissettim. Sonra, bütün bu yıllar geride kaldı. Hayatımın akışı bambaşka bir seyir aldı. Bugün maziyi hiç özlemiyorum, hele on yedi yaşımı. Çünkü mutlu olamamıştım. Benim için on yedi yaş, yeşil ve pempe renklerden çok, gri ve bej renklerin hâkim olduğu bir devirdi."

Suzan Sözen’le ilgili iddialar değişik kitle iletişim yayınlarında yeraldı.

Örneğin, 12 Eylül 1960 tarihli bir dergide şunlar yazılmıştı:

"Başka bir itham Suzan Sözen'e ilk kocasının da bir takım Amerikalı iş adamlarıyla münasebetler kurduğu yolunda olmuştur. İddialardan biri de Refik Koraltan'ın Suzan Sözen'e antikacı Krupi'den eşya almış olduğudur.

*

TÜRK SAGAN'I OLARAK ADLANDIRILAN : SUZAN

Suzan, İtalyan dergilerinde "Türk Sagan"ı diye bahsediliyor, bazı İtalyan dergilerine bu konuda kapak oluyordu.

Suzan'ın bir diğer adı da, ABD'li sinema oyuncusu Dorothy Lamour'a benzetilerek, "Dorothy Lamoure Suzan" lakabı verilmişti.

Fransız yazarı Françoise Sagan'ın kocası, tanınmış editör Guy Schoeller de "Türk Sagan'ı olarak adlandırılan Suzan Sözen ile yakından ilgileniyor ve Türkiye'de bulunan Haşet Kitabevi müdürü Morrison'a 1958 yılının Mart ayında yazdığı mektupta "Türk Sagan"ı olarak adlandırılan Suzan Sözen'in son romanını hemen kendisine göndermesini istiyordu.

Suzan Sözen'in yazdığı romanlardan birisi de, "Sanera" adlı romanı idi ve bir günlük gazetede yayınlandı.

"Sanera" adlı roman, günlük gazetede yayınlanırken, romanın kahramanı olan seks düşkünü kadın kahramanı Sanera, gazetede yayınlanan otuzüçüncü bölümüne kadar:

1) Vapur kaptanı, 2) Boğa güreşçisi Dargo, 3) Yarış atı yetiştiricisi Zorno, 4) Çiftlik kahyası Keribat, 5) Zenci bekçi Matho, 6) Çiftlik sahibi Razminar, 7) Hapishane müdürü Gomol, 8) Hapishane doktoru Kamir, 9) Çölde rastlmadığı bir hacı, 10) Kervancı Laor, 11) Prens Nut, 12) Aşiret reisi Noan (Okuyucu için bilgi: Prens Nut ile reis Non baba oğul idi), 13) Zenci kayıkçı Oka ile yatmıştı.

"Sanera" romanı bu ilişkilerle birlikte kurulan yeni ilişkilerin anlatımı ile sürüyor ve öyle bitiyor.

"Sanera" adlı romanın özeti kısaca şöyle:

Senara, şehvet düşkünü bir kadındır. At arabası sürücüsünden otomobil sürücüsüne, işçiden krala kadar kadar hiç bir fark gözetmeksizin romanda adı geçen bütün erkeklerle yatmıştı.

*

FRANSIZ YAZAR SAGAN, FRANSA CUMHURBAŞKANI MİTTERAND ve CUMHURBAŞKANI POMPİDOU'NUN OĞLU İLE BİRLİKTE YAŞAMIŞTI

Suzan, sadece "Türk Sagan"ı olarak tanınmıyor, "Türk Dorotyh Lamour"u diye adlandırılıyordu.

Çok büyük bir bez portresi Beyoğlu'nda eski Kaymakamlık binasının duvarına asılarak İstanbul'un çeşitli yerlerinden görülmesi sağlanıyordu.

Suzan'ın benzetildiği Fransız kadın Yazar Françoise Sagan, Başbakan ile ilişkiye giren Suzan Sözen gibi bir dönem Fransa Cumhurbaşkanı olan François Mitterand'ın sevgilisi olmuştu. Françoise Sagan, ayrıca, Cumhurbaşkanı Pompidou'nun oğlu Claude Pompidou ile ilişkiye girdi.

Bir ara Franco Mancinelli Scotti isimli bir Kont ile ilişkiye girmişti. Kont ile sinema oyuncusu Elsa Martinelli bir ara evli idiler.

Sagan, "Günaydın Hüzün" adlı romanı yayınlanıp büyük paralar kazandığında babasına,

"Ben bu kadar çok parayı ne yapacağım?", diye sormuştu. Babası,

"Parayla yapılması gereken şey, onu harcamaktır kızım", diye yanıt verdi.

Para harcamayı seviyordu. Lükse çok düşkündü.

Fransız kadın yazar Françoise Sagan, akciğer rahatsızlığı nedeniyle bulunduğu Normandiya'daki hastahanede 24 Eylül 2004'te öldü.

*

GÖMLEK DEĞİŞTİRİR GİBİ SEVGİLİ DEĞİŞTİREN YAZAR COLLETTE

73 kitap yazmış Fransız kadın yazar Collette de daha çok seks skandallarıyla ünlüydü. Gazeteci Henri Gauthier-Villards ile evlendi. Kocası çok çapkındı.

Köpeğini yanından ayırmayan Collette, Polaire adlı kendinden küçük bir gençle ilişkiye girdi. Daha sonra kocasından boşandı Morny adlı bir kadınla yaşamaya başladı. Morny'u terketti Robert adlı bir gençle yaşamaya başladı. Colette, gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiriyordu. Gazeteci Henry de Jouverel ile ilişkiye girdi. Evlendiler. Kısa bir süre sonra boşandılar. Colette, üvey oğlu 19 yaşındaki Bertrand de Jouvenel ile de aşk yaşadı.

Collette, 1954 yılında öldü. Devlet töreni ile toprağa verildi.

*

"DÜZENLİ CİNSEL İLİŞKİ BANA YAŞAM GÜCÜ VERİYOR" DİYEN YAZAR ALBERTO MORAVİA

Kadın yazar Esther Vilar, 1974 yılında yaptığı açıklamada, "Her erkeğin iki kadına hakkı vardır. Bunun biri ev, diğeri de yatak için gereklidir", diye yazmıştı.

Esther Vilar, kitabında, erkekler iki kadınla evlendikleri takdirde boşanmaların büyük ölçüde azalacağını, her ihtiyacı eksiksiz görülen erkeğin boşanmayı aklına bile getirmeyeceğini, hem kendisinin, hem de eşlerinin mutlu olacağını söylemişti.

Esther Vilar, kadınların evde bir rakipleri oldu mu, daha iyi eş olacaklarını ve kocalarına daha iyi hizmet edeceklerini, ileri sürmüştü.

Türkiye'de, "Romalı Kadın", "Kıskançlık-Beni Aldatabilirsin" ve "Konformist" adlı üç kitabı yayınlanan İtalyan yazar Alberto Moravia, 81 yaşında iken, 1989 yılında, nasıl enerji ve hayat dolu olduğunu özetle şöyle açıklıyordu:

"Bunu seks gücüme borçluyum. Düzenli cinsel ilişki bana yaşam gücü veriyor. Seksle yaşıyor, seksle yazıyorum."

Alberto Moravia, kadın erkek ilişkilerini ve çapkınlığı şöyle değerlendiriyordu:

"Cinsel gücümden en küçük bir şey kaybetmedim. Hayatta bana en az sıkıntı veren şey kadın vücududur. Ben asla bir çapkın değilim. Çapkınlık belli bir strateji ister. Oysa ben içimden geldiği gibi davranıyorum. Kadın güzelliğinde zaman içinde büyük değişiklik söz konusu olmadı. Kadın geçmişte ne idiyse bugün de aynı. Tek farklılık bugün kadının çıplaklılığı tanımasıdır. Ayrıca, erkekler kadınları değil, kadınlar erkekleri tavlamaktadır."

Aşk-seks ilişkilerinde orospuları ve fahişeleri, evliliklerinde ise gazetecileri ve yazarları seçen Alberto Moravia'nın 33 yaşındaki İspanya'da doğmuş karısı Carmen (Liera) Moravia da, bir dönem, Lübnanlı Dürzi lider Velid Canpolat ve Libya lideri Muammer Kaddafi ile birlikte olmuştu.

Alberto Moravia ile Elsa Morante, tam 25 yıl evli kalmışlardı. Kendisi gibi yazar olan Elsa Morante'den ayrıldıktan sonra Dacia Maraini ile ilişkiye girmiş , yirmi yıl süren bu ilişkiden sonra İspanyol Carmen Liera ile lişkiye girmişti.

Carmen Liera, yaşadıkları ile ilgili olarak şunları anlatmıştı:

"Ben İspanya'da doğdum. Orada tahsilimi tamamladım. Sert bir katolik disiplini ile yetiştirildim. Liseden sonra klasik edebiyat ve tarih tahsili yapmaya başladım. O sıralarda felsefe öğretmeni ile aramızda aşk başladı. Çevremiz, bu olayı bir skandal olarak netelendirip evlenmemiz gerektiğini söyleyerek baskı yapmaya başladılar. Sonunda hiç düşünmediğim bir yaşta kendimi evli buluverdim… Derken oğlum Hektor doğdu…Alberto Moravia'yı daha oniki yaşındaşken okumaya başladığım kitaplardan tanıyordum. O yıllarda aileme göre Moravia gerçekten büyük bir yazardı ama, yetişme çağında olyan gençlerin okuması iyi değildi. Çünkü onların ahlak değerlerine kötü etki yapabilirdi. Ben hep tuvalette gizli okuyordum."

*

"ADNAN GELİNCE KOCAM GİDERDİ"

Suzan Verdi, kocası Nejat Verdi'den boşandıktan sonra polis memuru olan Ferit Avni Sözen ile evlendi. Ferit Avni Sözen, polis memurluğunun yanında ayrıca avukatlık da yapıyordu.

Ferit Avni Sözen, Hukuk Fakültesi'nden 1939 yılında mezun olmuştu.

Suzan Sözen'in evlendiği iki kocası da çok zengindi.

İnternet'te yaptığım araştırmada, Nejat Verdi, "The Propeller Club of The U.S. Port of İstanbul Turkey" üyesi görünüyordu.

Nejat Verdi, bir dönem, Türk Eğitim Vakfı (TEV)’nın kurucusu da olmuştu.

Suzan Sözen, bu ilişkileri nedeniyle edindiği zenginlik sonucu Ticaret Odasına kayıtlı şirketler kurdu.

Ferit Avni Sözen, Ordu ili eşrafından Hüseyin Avni Sözen ve Ayşe Sözen'in oğluydu.

Ferit Avni Sözen'in iki kardeşi vardı. Birisi Seniha Avni Barlas, diğeri avukat Meliha Avni Sözen’di.

Akrabalarından Ord. Prof. Mete Avni Sözen'in ilk karısı Neşe Tunca idi.

Ferit Avni Sözen, karısı Suzan ile boşandıktan sonra Neriman Nükte Okandan adlı bir kadınla evlendi.

Başbakan Adnan Menderes, Suzan Sözen'le ilişkiye girdiğinde opera sanatçısı Ayhan Aydan adında bir kadınla ilişkisi devam ediyordu. Ayhan Aydan, bu ilişkiyi öğrenince Adnan Menderes ile ilişkisini 1955 yılında kesti.

Ayhan Aydan ile Adnan Menderes, 1951 yılında tanışmışlardı.

Ayhan Aydan'ın ilk kocası Ferit Alnar'dan olan oğlu Aydan Alnar, Londra'da mimarlık tahsili yaparken, 17 Mart 1964 salı günü, evinin banyosunda ölü bulundu.

Suzan Sözen’le Başbakan Adnan Menderes, dillere destan bir ilişki yaşamıştı.

Suzan Sözen, DP lideri ve Başbakan Adnan Menderes’le daha yakın ilişkiye girebilmek için DP Kadınlar Koluna üye bile olmuştu.

Suzan Sözen'in açıklamasına göre, Başbakan Adnan Menderes ile Kervansaray Pavyonu'nda tanışmıştı.

Adnan Menderes'in karısının dışında başka kadınlarla da ilişkisi vardı.

Berrin Menderes ile evli iken bir çok kadınla ilişkiye girdi. Bu kadınlardan birisi opera sanatçısı Ayhan Aydan, diğeri yazar Suzan Sözen idi.

2004 yılında, "Yarım Bardak Su" adlı tiyatro oyunu ile Adnan Menderes ile Ayhan Aydan ilişkisini konu alan bir tiyatro oyunu sahnelendi.

Başbakan Adnan Menderes, Ankara'dan İstanbul'a geldiğinde, resmi Cadillac otomobiliyle, Suzan Sözen ile dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde görevli Ferit Avni Sözen'in Teşvikiye'deki Teşvikiye Caddesi'nde bulunan Belveder Apartmanı'nın birinci katındaki evi önünde gidip duruyordu.

Başbakan Adnan Menderes'in Cadillac otomobiliyle Maçka'daki Belveder Palas adlı apartmanın önünde durduğu zaman Ferit Avni Sözen evden ayrılıyor, Başbakan Adnan Menderes eve giriyor ve Suzan ile ilişkiye giriyordu.

Bunun nedeni sonra ortaya çıktı.

1957 yılında, Ferit Avni Sözen'in tayini görev yeri olarak İstanbul'dan Gümüşhane'ye çıkmıştı.

21 Şubat 1961 tarihinde yapılan duruşmada bu konuda mahkemede şunlar açıklanmıştı:

"Başol: Ethem Menderesi'in hatıratında 7 Ağustos 1957 günü, 'Suzan, amcamın başını yiyecek. İleride muaazzam bir skandal yapabilir' diyor. Suzan kim? Ferit Sözen: Benim eşim olacak. Bundan ne kastettiğini yazana sormalı. Nasıl başını yiyecek? Casus muymuş? Buradan bir şey anlaşılmıyor. Başol: Siz münasebetlerini bilirmişsiniz. En sonunda Suzan, Menderes'le olan münasebetini kesmek istemiş, kendisinden size şikayet etmiş. Siz, 'Dişini sık, yakında seçim olacak' demişsiniz. Bu yüzden sizin bu vazifeye tâyininiz temin edilmiş. Bu durum meslek mensubu arkadaşlarınızı üzüntüye sevketmiş. Ayrıca randevu evlerinden para toplarmışsınız." Yukarıda bahsedilen seçim, 27 Ekim 1957'de yapılan genel seçimlerdi. Bu seçimlerde de DP, 419 milletvekili çıkartarak yeniden hükümet olmuştu. Suzan Sözen, bu konuda özetle şunları anlatmıştı: "Kocam Ferit Sözen, o tarihte İstanbul Polis Okulu'nda hoca idi. Gümüşhane'ye tayin edildi. Gitmedik. Burada kalmak için çok çalıştık., Menderes'e bu işi yaptırmanın çarelerini aradım. Bir gün Tarabya'da, Piliç Osman ile tanıştım. Bize Başbakan'ı çok iyi tanıdığını ve Menderes ile tanıştırabileceğini söyledi. Ertesi gün, Menderes telefon ettirdi ve imzalı kitabımı istetti. Kocama sordum, muvaffak etti. Bu şekilde tanıştık, eve gelmeye başladı. O geleceği vakit, kocam hasta hasta dahi olsa evden çıkardı. Pencerede parolamız vardı. Kocam anlardı, dönerdi." Bu ilişkiyi ortaya çıkartan gazeteci Erol Dallı idi. Suzan Sözen, Başbakan Adnan Menderes ile girdiği ilişki sonucu kocası Ferit Avni Sözen, Gümüşhane'ye tayin edilmekten kurtuldu ve İstanbul Emniyet Müdür Muavini olarak atandı. İlişkiye girdiklerinde Suzan Sözen 32, Adnan Menderes 62 yaşındaydı. 20 Nisan 1959 tarihli bir gazete haberi özetle şöyledir: "İstanbul Emniyet Müdürlüğünü vekaleten yapan Faruk Oktay'ın eski vazifesi olan Gümüşhane Valiliğine ve halen Emniyet Müdür Muavini olarak vazife gören: Adana Emniyet Müdürü Ferit Sözen'in İstanbul Emniyet Müdürlüğüne tayini kararlaştırılmıştır. Eski Emniyet Müdürü ve halen Samsun Valisi olan Alâettin Eriş de Emniyet Umum Müdürlüğüne tayin edilecek: Umum Müdürü Cemal Göktan da Dahiliye Vekâleti Müsteşarlığına getirilecektir. Bu arada 9 vali de emekliye ayrılacaktır. Başbakan Adnan Menderes, yurda gelir gelmez tayinler yüksek onaya sunulacaktır.."

Birisi İstanbul'da diğeri Ankara'da bulunuyordu daha çok.

Ayrı kaldıklarında Suzan Sözen, Adnan Menderes'e neredeyse hemen hergün mektup yazdı. Suzan Sözen'in Adnan Menderes'e yazdığı ilk mektubu, 22 Nisan 1955 tarihini taşıyor.

24 Nisan 1955 tarihli mektubunda Suzan Sözen, Adnan Menderes ile yaptığı bir sohbette, Adnan Menderes'in "İkinci Cumhuriyet" demiştin diye bahsediyor.

"İkinci Cumhuriyet" adına hareket edenler, 2004 yılında da var.

"İkinci Cumhuriyet" adına hareket edip, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu birinci cumhuriyeti yıkmak isteyenlere karşı 27 Mayıs 1960'da yapılan darbe sonucu devrin bazı yöneticileri tutuklanıp, mahkemede yargılandı. Tutuklananlar arasında Başbakan Adnan Menderes ile İstanbul Emniyet Müdürü Muavini Ferit Avni Sözen de vardı.

Suzan Sözen ile Adnan Menderes, bazan Florya'da buluşuyorlardı. Bu buluşmalarda Rıfat Kadızade de bulunuyordu. Adnan Menderes'in Taksim-Gümüşsuyu'nda bulunun Park Otel'de özel odası vardı. Adnan Menderes, tutuklandıktan sonra, Park Otel'deki özel odası da aranmış ve Suzan Sözen'in yazdığı Sanera" adlı roman da bulunmuştu. Suzan Sözen, kitabını, "Adnan, her satırında sen varsın" diye imzalayarak Adnan Menderes'e vermişti. Adnan Menderes, bu otelden Suzan Sözen'in evine gidiyordu. Her şey aleni yapılıyordu. Çünkü, Adnan Menderes, özel otomobiliyle değil resmi otomobiliyle gidiyordu bu buluşmalara.

*

"BERRİN HANIM MİT'DEN YARDIM ALARAK İSTANBUL'UN EN GÜZEL KADINLARINDAN BİRİ OLAN SUZAN SÖZEN'DEN YARDIM ALMIŞ"

2004 yılının Kasım ayında, bir kısım gazetelerde yayınlanan iddialara göre, Başbakan Adnan Menderes, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden bir gün önce sevgilisi Suzan Sözen'e çanta içinde yüklü miktarda para göndermiş. Ama Suzan Sözen evde olmayınca bu para kapıcıya bırakılmış. Sonra da bu parayı arayan soran olmamış. O dönemin değeriyle bu paranın 180 bin lira olduğu iddia edilmektedir. Yeni Şafak gazetesi yazarı Şamil Tayyar, 29 Kasım 2004 tarihinde, "Menderes'in Kapıcısı, Nasıl Holding Patronu Oldu?" başlığıyla yayınlanan yazısında, Yılmaz Karakoyunlu'nun "Yurgun Mayıs Kısrakları" adlı kitabına atıfta bulunularak bu konuda özetle şunları belirtiyordu: "Kitapta Adnan Menderes'in Suzan Sözen'le buluştuğu iki yerden söz ediliyor. Biri Ralli Apartmanı, diğeri Belveder Palas. Buraya kadar doğru. Ancak kitapta olmayan başka önemli bir konu var. Burada kapıcılık yapan bir şahıs var. Menderes, Suzan Hanım'ın yanına gelip giderken bu kapıcıyla tanışıyor. İhtilâle yakın bir zaman, Menderes Suzan Hanım'a bir paket gönderiyor, içinde yüklü miktarda para varmış. Suzan Hanım evde bulunamayınca, paket, kapıcıya bırakılmış. Menderes, ihtilâl olursa Suzan Hanım'ın mağdur olmaması için bu parayı göndermiş. Ancak kapıcı bu parayı Suzan Hanım'a vermemiş, bir süre sonra ihtilâl olunca parayı arayan soran olmamış…" Gazeteci Şamil Tayyar, iki dönem milletvekilliği ve bir dönem Devlet Bakanlığı yapmış olan Yılmaz Karakoyunlu'yu telefonla arayarak bu iddiaları sormuş. Yılmaz Karakoyunlu, bu iddialar hakkında özetle şunu söylemiş gazeteci Tayyar Şamil'e: "Öyle para paketi falan yok. Sanıyorum, o dönemde Menderes'ten ufak tefek ihaleler almış, öyle büyümeye başlamış."

Gazeteci Esra Tüzün'ün 1.12.2004 tarihinde yayınlanan haberinde gazeteci Şamil Tayyar, bu konuda şunları söylemiş: "MİT'ten belgeler ele geçirmeye çalışıyorum. Çünkü Ayhan Aydan'la o dönemde ilişkisi ayyuka çıkan Adnan Menderes'i bu ilişkiden soğutmak için Berrin Hanım MİT'den yardım alarak İstanbul'un en güzel kadınlarından biri olan Suzan Sözen'den yardım almış. Bu sırada Suzan Sözen'le Maçka'daki apartmanın görevlisi olarak da o kişi seçilmiş. Aslında bugün işadamı olan o şahıs kapıcıdın çok görevli olarak burada bulunuyormuş." Bu kapıcının İbrahim Polat olduğu iddia edildi. Bu iddialar İbrahim Polat hakkında onbeş yıl önce de gündeme getirilmişti. Gazeteci Seyhan Sevinç'in 1.12.2004 tarihinde Vatan gazetesinde, yayınlanan haberinde İbrahim Polat'ın oğlu olan ve ismini Adnan Menderes'in isminden alan Adnan Polat'ın bu iddialar hakkında verdiği yanıtlar özetle şöyledir: "-Babanız Teşvikiye'deki Belveder Apartmanı'nda kapıcılık yapmadı mı? -Öncelikle şunu söyleyeyim Belveren Apartmanı'yla bizim bir alakamız olmadı. Bu kapıcılık olayını o zaman ben de babama sormuştum. 'Kapıcılık yapmış olsam yaptım derim' demişti. …'Kapıcılık neticede hırsızlık değildir. Biz ekmek paramızı kazanıyorduk… Ama yapmadım' dedi ve 'Kapıcılık değil ama amelelik yaptım' diye ekledi. -Peki babanız Suzan Sözen'i tanıyor muymuş? Bu konuda hakkında bir şey söyledi mi? -Evet bunu da sordum elbette ki… Bana dediği şuydu: 'O zamanlar oralar da bir yerde bir apartman yapmıştık, ben küçük bir hissedardım. Aynı zamanda inşaatın kayfasıydım. Bizim yaptığımız inşaatta Adnan Menderes, Suzan sözen'in bir akrabasına, kardeşi mi, kuzeni mi nedir, bir daire almıştı… Menderes de o bina yapılırken, bitmeye yakın iki defa inşaatı ziyarete geldi."

*

RÜŞVET DAVASI

Suzan Sözen, 13 Ekim 1960 sabahı, eski Başbakan Adnan Menderes ile yaşadığı aşk nedeniyle İstanbul Valiliği'nde ifade vermişti. Suzan Sözen, daha sonra başka ifadelerde verdi. Bir dönem İstanbul Emniyet Müdür Muavini olan Ferit Avni Sözen, "randevu evlerinden haraç aldığı", iddiası ile tutuklandı, bir süre cezaevinde kaldı ve bu suç nedeniyle yargılandı. Eski Başbakan Adnan Menderes'in metresi Suzan Sözen'in 13 Ekim 1960 sabahı verdiği ifadesinin, Başbakan Adnan Menderes'in kendisine verdiği 180 bin lira ile ilgili olduğu sanılmakta idi. İfadeyi tahkik heyetinden hesap uzmanları almıştı. "Lüks Nermin" olarak adlandırılan ve 1946 yılından itibaren genelev patroniçeliği yapan Şaziye Zeren (Topçu), soruşturmalar sırasında verdiği ifadede, özetle şu açıklamayı yapmıştı: "Ferit Sözen'i de tanırım. Emniyet Müdür Muavini iken İstanbul'u haraca kesmiştir. Ferit benden Bedri Bülent Yüksel vasıtasıyla para isterdi. Bu adam önceden serserinin biri idi. Sonradan zengin oldu."

*

DEVLET ADAMLARINA KADIN GÖNDEREN GENELEV PATRONİÇESİ

Eski İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, Emniyet Müdür Muavini Ferit Avni Sözen, Ahlâk Zabıtası Şefi Bahri İnoğlu., Ferit Avni Sözen'in şoförü Bedrettin Tuncel hakkında "rüşvet alma" suçundan açılan davaya İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 8 Şubat 1961 günü bakıldı. "Lüks Nermin" olarak adlandırılan Şaziye Zeren (Topçu), verdiği ifadede, İstanbul'a gelen yabancı devlet büyüklerine kadın temin ettiğini, krallara verdiği tek kadına karşılık 1000 lira aldığını, sırasında 7 kadın dahi istendiğini, söylemişti. "Lüks Nermin" olarak adlandırılan genelev çalıştırıcısı Şaziye Zeren (Topçu)'in kadın götürdüğü yabancı devlet adamlarından birisi de Endonezya'nın Başkanı Ahmet Sukarno'ydu. Ahmet Sukarno, 24 Nisan 1959 cuma günü Türkiye'ye geldi. 28 Nisan 1959 salı günü, Endonezya devlet başkanı Ahmet Sukarno'ya bir kadın gönderildi. Fakat gönderilen "Nil" adlı kadın "belsoğukluğu" hastalığı taşıyordu. Endonezya Devlet başkanı Ahmet Sukarno, ilişkiye girdiği "Nil" isimli bu kadından "belsoğukluğu" hastalığını kaptı. Bu nedenle iki devlet arasında bazı sorunlar yaşandı. "Lüks Nermin" olarak adlandırılan Şaziye Zeren, Bahçelievler'de işlettiği evde gözaltına alındı ve 18 Mayıs 1959 Pazartesi günü, tutuklandı. Endonezya Cumhurbaşkanı Ahmet Sukarno, 1 Ekim 1963 salı günü, üniversitede gençlere yaptığı bir konuşmada, "İhtilâlimizin hâlâ devam etmekte olduğu sırada, büyük bir mücadeleye girişmişken ve bütün gücümüzü toplamamazı gerekirken nasıl olur da twist yaparsınız" dedikten sonra kalçasını oynatarak twist yapanların taklidini yapmış ve "kalça oynatarak twist veya twiste benzer şekilde dans edenlerin tutuklanacaklarını" açıklamıştı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Ahlâk Zabıtası Şefi Bahri İnoğlu ile eski Emniyet Müdür Muavini Ferit Avni Sözen'in şoförü Bedrettin Yüksel, 4 Ekim 1960 Salı günü tutuklandı. Bedrettin Yüksel, 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nde yapılan sorgusunda özetle şunları söylemişti: "Ben randevu evlerinden kendim için değil Ferit bey adına para toplardım. Her ay bu para en aşağı 3 bin, 5 bin lira olurdu." 22 Şubat 1961 Çarşamba günü yapılan duruşmada, Manolya Oteli'nde şef garsonluk yapan Mehmet Bilgi, duruşmada şunları söylemişti: "Bir gün otelin sahibi Mustafa Arslan çok sıkıntılıydı. Sebebini sordum. Emniyet'ten 5000 lira haraç istediklerini söyledi. Parayı ben verdim." "Gazinocular Kralı" olarak adlandırılan Fahrettin Arslan'ın ağabeysi ve Manolya Oteli'nin sahibi olan Mustafa Arslan da duruşmada şunları söyledi: "Bir gün Ahlâk Zabıtası Şefi Bahri İnoğlu beni çağırttı. Bana her ay Emniyet'e 10 bin lira vereceksin, dedi. Sebebini sordum. Oktay ile Ferit Sözen'in emri dediler. Yoksa kendin kilidi vur git, dedi. Ben bunu düşüneyim derken, otel basıldı. Beni tekrar çağırdılar. Evrakı muameleye koymamak için bu parayı ver dediler. Peki dedim. İnoğlu ile Langa Karakolunda buluştuk. Sokak arasında 10 bin lirayı verdim. Bilâhare tetkik ettim. Bütün sahil otellerinden aynı para alınıyordu. Otel sahiplerine Ankara'ya şikayet edelim dedim. Korktular. Ertesi ay gene on bin lira verdim. Üçüncü ay İnoğlu tekrar beni çağırdı ve senden para almıyorlar, otelini kapatacaklar, git Oktay ile Sözen'i gör, dedi. Ben Halk Partiliydim. Sözen beni Oktay'a gönderdi. O da, 'Hem otelcilik, hem particilik olmaz. Sen Türk polisinin şerefi ile oynuyormuşsun. Otelini kapattım' diyerek beni kovdu. Ankara'ya gittim. Cemal Göktan ile görüştüm. Peki İstanbul'a telefon ederim, dedi. İstanbul'a döndüm ve Ferit Sözen'e gittim. Sözen işi şef garson Mehmet Bilgi'ye havale et, dedi." Mustafa Arslan'dan sonra "Gazinocular Karalı" olarak adlandırılan İspirli Fahrettin Arslan, duruşmada dinlendi. Miami Oteli'nin sahibi Fahrettin Arslan da, bizzat Ferit Sözen'e her ay 3000 lira verdiğini, ayrıca otelde "bakara" oynattığı geceler de 1.000 lira ödediğini söyledi. Suzan Sözen de, 2 Mayıs 1961 Salı günü, 4. Ağır Ceza Mahkemesinde ifade verdi ve "Rüşvet olayları hakkında hiç bir bilgisi olmadığını" söyledi.

Adnan Menderes, mahkemede yapılan yargılama sonucu suçlu bulundu ve 17 Eylül 1961 günü, saat: 13.23'te asıldı.

Ferit Avni Sözen, 12 Ocak 1997'de öldü.

*

"PİLİÇ OSMAN"

Suzan Sözen ile kocası Ferit Avni Sözen arasında miras sorunu ortaya çıktı. Eski polis memuru Ferit Avni Sözen, bir dönem karısı olan Suzan Sözen'in Adnan Menderes ile yasak aşk yaşadığı için mirasından hiç bir şey bırakmadı. Suzan Sözen'i Başbakan Adnan Menderes ile tanıştıran "Piliç Osman" lakaplı şahsın esas adı Osman Aytuğ idi ve dolandırıcılık suçundan bir kaç kez polis tarafından gözaltına alınmıştı. "Piliç" namı ile adlandırılan Osman Aytuğ, 28 Ocak 1959 Çarşamba günü, "dolandırıcılık" iddiası ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alındı. "Piliç Osman" olarak adlandırılan Osman Aytuğ'un karısı bu sırada Hollywood'daydı ve "Piliç Osman"ın onun yanına gideceği konusunda iddialar vardı.

Osman Aytuğ, bu dönem, Cumhuriyet Caddesi'nde "Şahane" kulübü işletiyordu.

Eski Başbakan Adnan Menderes, eski İstanbul Emniyet Müdür Muavini Ferit Avni Sözen'le birlikte yargılananlardan birisi de, "Muhabbet Tellalı" olarak yargılanan Arif Hanoğlu'ydu.

6 Ağustos 1970 Pazar günü, işlettiği yazıhanesinde gözaltına alınmıştı bu suç iddiası nedeniyle. Arif Hanoğlu, ayrıca, "seksüel yapımcı" olarak adlandırılıyordu. Adlandırılmakta kalmıyor, Arif Hanoğlu'nuin hazırladığı ve kendini tanıttığı kimlik kartında bu ifade yeralıyordu.

Arif Hanoğlu, 1938 yılında üsteğmendi. Gölcük'te subay olarak görevliyken Gölcük'lü bazı küçük kızların müstehcen resimlerini çektiği ve adı bazı "rezalet" diye adlandırılan olaylara karıştığı için 1944 yılında silahlı kuvvetlerden istifa etti.

Arif Hanoğlu, 1945 yılında, İstanbul Emniyet Müdürlüğü 2. Şube Baş Komiserliği ile 2. Şube Yankesicilik Masası'nda 5. Şube Baş Komiserliği ile Parmak İzi bölümünde çalıştı. Bu bölümde görülen yolsuzluk hareketleri iddiaları nedeniyle Mersin'e tayin edildi.

Arif Hanoğlu, DP Kadıköy ilçe başkanlığı, Beyoğlu DP İlçe Teşkilatı İkinci Başkanlığı, bir dönem, Erenköy, Çengelköy Demokrat Parti (DP) Ocak Başkanlığı yapmıştı.

Arif Hanoğlu, ayrıca, 1960 yılına kadar, Hurşide Bileda, Ayşe Baysan, Altan Karındaş ve Nahide Sarıca adlı kadınlarla 4 evlilik yapmıştı.

Arif Hanoğlu, nerede görev yapmışsa orada yolsuzluk, rüşvet, görevi kötü ve kendi çıkarı için kullanma ortaya çıkmıştı.

*

"CİNSEL BİR İLİŞKİNİN HAKİMİYETİNİ HİSSEDİYORUM"

Yılmaz Karakoyunlu, DP'nin devamı olduğu söylenen ANAP hükümetinin bakanlarındandı. Roman yazdı. Romanlardan birisinin adı "Yorgun Mayıs Kısrakları" dır.

Yılmaz Karakoyunlu, bu romanında, Adnan Menderes ile Ayhan Aydan ilişkisini, Yahya Kemal Beyatlı ile Nâzım Hikmet'in annesi Celile ile ilişkisini, Adnan Menderes ile Suzan Sözen arasındaki ilişkileri yazmıştı. Gazeteci Tuba Akyol ile yaptığı ve 29.8.2004 tarihinde yayınlanan söyleşisinde Yılmaz Karakoyunlu, Suzan Sözen ile ilgili olarak özetle şunları söylemişti:

"AKYOL: Bir de Adnan Menderes-Suzan Sözen ilişkisi var kitapta. Suzan Sözen yaşıyor mu? Onunla da konuştunuz mu?

KARAKOYUNLU: Suzan hanım zannederim hâlâ yaşıyordur. Onunla bir kaç kez telefonla konuştuk. Hatıralarını anlatmadı, mahfuz tutacağını söyledi. Bu yüzden onların ilişkisini Suzan hanımın 'Sahibini Arayan Kadın' adlı romanından aldığım cümlelerle aktardım. Suzan Sözen bu kitapta Razminar diye bir karakter yaratmıştır. O karakter Adnan Menderes'tir. Şunu söyleyebilirim: Suzan hanım ile Adnan Menderes arasında sadece cinsel bir ilişkinin hakimiyetini hissediyorum. Bu benim romancı hissedişim. Bence kadın bir Menderes hayali yarattı ve Menderes vuslatıyla rahatladı. Ayhan hanımda ise bir Menderes gerçeği var. Ayhan hanım o gerçeği avuçladı ve beraber oldu.

AKYOL: Nasıl birisiydi Suzan Sözen?

KARAKOYUNLU: Suzan Sözen eski İstanbul polis müdürünün eşiydi. Çok güzel bir kadındı. Onu bir gün Teşvikiye'deki bir manavdan incir alırken seyrettim. Zannedersiniz ki Aden'den kopup gelmiş bir kadını uzaktan seyrediyorsunuz. O kadar muhteşemdi. Simsiyah saçlar, bembeyaz sedef gibi bir ten, o sedef gibi bir tende lacivert-mavi gözler… Dudaklar yanaklara kıvrılırken iki yanda iki tane küçük gamze yapıyor. Çenesinin boynuna uzandığı yerde Afrodit'in omzu dönmüş gibi sanki. Üstelik omuzlarını açıkta bırakan dekolte bir kıyafetle görmüştüm onu. Boynu bir karış uzunluğundaydı. O kadar muazzam bir kadın.

AKYOL: Nasıl bir yazardı sizce?

KARAKOYUNLU: Bakmayın, herkes onu sıradan bir romancı olarak görür ama bence Menderes'e duyduğu bu aşk olmasaydı, bir Kerime Nadir ya da bir Muazzez Tahsin olabilirdi. Hayal hanesini bir adamın varlığında zengin tutmaya çalıştığı için üretici niteliklerinde aşınmalar olmuştur. Dolayısıyla tasvirlerinde muhteşemdir ama hadise tesbitlerinde ve takdimlerinde zaaf içindedir. Niye? Aşık çünkü. Onu anlatır. Bu bir insanın kendi rüyasını kendi lehine yorumlaması için gösterdiği gayrete benzer. Bu olmasaydı, bir Peride Celal olurdu demiyorum ama Kerim Nadir olurdu mesela."

Suzan Sözen, 1964 yılı Haziran ayında, kocası Ferit Avni Sözen'den boşanmak için mahkemeye başvurdu ve Nişantaşı'ndaki Belveder apartmanını terk ederek Ataköy'deki dairesine taşındı.

*

"ŞAHANE KADIN" SEVİM ÇAĞLAYAN

"Şahane Kadın" olarak adlandırılan Sevim Çağlayan da 1960 öncesi siyasetçilerle ilişkisi olan kadınlardan birisiydi. 1934 yılı Eylül ayında Konya'da dünyaya gelmişti. Babası polis memuru idi. Babasının adı Mustafa Avni Sivrikaya idi. Sevim Çağlayan'ın anne tarafı Karaosmanoğulları'na dayanıyordu. Baba tarafı, Halep'ten gelme idi. 13 yaşında iken Ankara'da bir Harp Okulu öğrencisine aşık oldu. Nişanlandılar.

Sevim Çağlayan'ı ilk öpen nişanlısı topçu teğmen idi.

Sevim Çağlayan, şunu söylüyordu: "13 yaşındaydım ama içim fıkır fıkır kaynıyordu."

13 yaşında iken Ankara'da babasının matbaacı N.A. adlı bir arkadaşının yanında sekreter olarak çalışmaya başladı. Patronu ile ilişkiye girdi hamile kaldı. Matbaacı daha sonra avukat oldu ve Ankara'da avukatlık yapmaya başladı. Sevim Çağlayan, altı aylık hamile iken Konya'ya götürülüp sezeryan yapıldı ve çocuğunun ölü olduğu söylendi. Bu olaydan sonra Sevim Çağlayan, kendisini hamile bırakan N.A ile imam nikahı ile evlendi. 1947 yılında İstanbul'a gitti. O dönem, Harp Okulu öğrencisi olan nişanlısı, imam nikahlı olan kocası N.A.'dan Sevim Çağlayan'ı kaçırıyor ve Balıkesir'e götürüyordu. Sonuçta, hem nişanlısı hem de imam nikahlı kocasından ayrılan Sevim Çağlayan ailesi ile birlikte yaşamaya başladı. Ailesi ile birlikte iken Cavit Oral'ın matbaasında sekreter olarak çalışmaya başladı Sevim Çağlayan. Cavit Oral, Sevim Çağlayan'ı sekiz yıl yetiştirdi. Sevim Çağlayan, buradaki çalışmasından -yetişmesinden sonra Radyoda çalışmaya başladı. 1952 yılında güzellik yarışmasına katıldı. Günseli Başar birinci, Sevim Çağlayan üçüncü oldu bu yarışmada. 1952 yılında, Refik Koraltan, Sevim Çağlayan'ı "Manevi evlât" olarak ilân etti. İlanın yapıldığı yerde o devrin Başbabakanı Adnan Menderes de bulunuyordu. Başbakan Adnan Menderes, Sevim Çağlayan'ı beğeniyordu. Zaman zaman telefon açıyordu. Sevim Çağlayan, bu dönemde, tabip İlhan adlı bir kişi ile .birlikteydi. Sevim Çağlayan, daha sonra tabip İlhan ile imam nikahı ile evlenmişti. Bu evliliği öğrenen tabip İlhan'ın annesi intihar etti. Tabip İlhan, bunun üzerine ABD'ye gitti. Hemen ardından Sevim Çağlayan'ı ABD'ye aldırdı. Sevim Çağlayan ABD'de dört ay kaldıktan sonra Türkiye'ye geri döndü. Sevim Çağlayan, Refik Koraltan ile "imam nikahı" ile evli olmasına rağmen sinema oyuncusu Ayhan Işık ile üç ay ilişkiye girdi. Ayrıca, tabip doktor Alaettin Yavaşça ile birlikte oldu. Sevim Çağlayan, Adnan Menderes ile olan ilişkisi hakkında özetle şunları söylemişti: "Menderes, 37 nolu özel arabasını evime göndererek beni aldırıyordu. Hep beraber, Devlet Bakanı Emin Kalafat da olmak üzere çay içmeye gidiyorduk köşke. Bazı akşamlar da Mithat Dülger'in evinde toplanıyorduk…." Sevim Çağlayan'ın en uzun ilişkisi Yılmaz Gündüz ile oldu. Yılmaz Gündüz ile ilişkisi başladığında Yılmaz Gündüz evli idi. Sevim Çağlayan, Yılmaz Gündüz ile ilişkisini özetle şöyle anlatmıştı: "Yılmaz Gündüz bir türlü yerinde duramıyor. İlle de tutturmuş: -'Sevim, sen benim kısmetimsin, birbirimizi kaçırmayalım. Allahın izniyle seni annenden isteyeyim', diyor. -'Aman sakın annemden böyle bir şey isteme. Çünkü bu iş o zaman hiç olmaz.' Bu ara hiç bilmediği bir şeyi hatırlatıp: -'Yılmaz her şey güzel ama, ben şu anda bir başkasıyla imam nikahıyla evliyim. Bu iş nasıl olacak', dedim. -'Kimmiş bu yahu…' -'Refik Koraltan…', deyince iyice aptallaşıyor. -'Refik beyden seni Allah'ın emriyle isterim. O senin baban yaşında… Herhalde anlayış gösterecektir', diyor. Ve hemen Yılmaz Gündüz beni istemek için köşke gidiyor. O sırada köşkte Refik Koraltan'la birlikte Namık Gedik ve Celâl Bayar da var. Yılmaz Gündüz durumu anlatıyor. Koraltan bu olaya için için gülerek: -'Verdim gitti oğlum, hadi hayırlısı olsun…', diyor. Yılmaz Gündüz ile Sevim Çağlayan, 1959 yılı Haziran ayında resmi olarak evlendi. Sevim Çağlayan, Yılmaz Gündüz için Harbiye'de taverna bile açtı. Ortakları Tevfik Bilge idi. Sevim Çağlayan ile Yılmaz Gündüz, sonra boşandı. "Şahane Kadın" Sevim Çağlayan, 1960 yılının Ocak ayında bir basın toplantısı düzenledi. Sevim Çağlayan, basın toplahtısında, "Ben çırılçıplak şarkı okurum", demişti. Sevim Çağlayan, 1969'da Altay spor klübünün top oyuncusu Necdet'le ilişkiye girdi. Ayrıldılar. Yalçın Gülhan ile ilişkiye girdi. Yalçın Gülhan'ın annesi, Sevim Çağlayan'ı oğlu Yalçın Gülhan'a istemeye gidiyor. Bu sıra Sevim Çağlayan, top oyuncusu Necdet'den hamiledir. Çocuk doğuyor. Adını Necdet koyuyor. Ardından, Karşıyaka spor kulübünün top oyuncularından Müjdat ile ilişkiye giriyor Sevim Çağlayan. Müjdat ile Sevim Çağlayan, imam nikâhı ile evleniyor. Refik Koraltan'ın diğer ilişki kurduğu başka bir kadın da Mualla Mukadder Atakan'dı. Mualla Mukadder Atakan, 1955 yılında "Ses Kraliçesi" seçilmişti.

*

SUZAN SÖZEN DOLANDIRILIYOR

Türk Hava Yolları (THY) Şirketine ait üniformayı giyerek, bir tüccarın 350 bin lirasını almak isteyen Ahmet Tezel adındaki baharatçı ile Rum asıllı arkadaşı İradados Tarabyanos, aynı usulle dört kişiyi dolandırarak 1 milyon liraya yakın parasını almıştı. Aralarında roman yazarı Suzan Sözen, Emine Kalaycı adındaki bir ev kadını, tüccar Haydar Küçük ve İhsan Uğurlu'nun da dolandırıldığı mağdurların ileri sürdüklerine göre, sanıklardan İradados Tarabyanos, bir Havayolları Şirketi mensubunun üniformasını giyerek evlerine gitmiş, kendilerine yabancı memleketlerdeki ahbaplarının hediyelik eşya gönderdiklerini söyledikten sonra imza karşılığında tesellüm makbuzu almıştı. İradados Tarabyanos ve ortağı Ahmet Tezel, bilahare bu dört kişiden aldıkları tesellüm makbuzlarının alt ve üstünü doldurarak bono haline getirmişler, icraya vererek tahsiline girişmişlerdi. Olay polise, mağdurlara İcra Dairesinden gönderilen Ödeme Emirlerinin tebliğinden sonra intikal etmiş, haberleri olmadan 1 milyon liraya yakın borç altına giren iki tüccar, bir ev kadını ve roman yazarı Suzan Sözen, 27 Ocak 1966 Perşembe günü, Emniyet Mali Şubede sanıkları teşhis etmişlerdi. İki dolandırıcı Adliyeye verilmiş, yargılanmışlardı.

*

SUZAN SÖZEN’İN GAZETEDE YAYINLANAN ROMAN TEFRİKASI

Suzan Verdi, 17 yaşında iken "Akbaba" dergisine gitmiş, Yusuf Ziya Ortaç ile görüşmüştü. Genç kız, Yusuf Ziya Ortaç'a, "yazı yazmaya meraklı olduğunu, bir tercüme getirdiğini, uygun görülürse Akbaba dergisinde yayınlanmasını istediğini", söyledi. Genç kızın, getirdiği yazı Andre Maurois'den bir tercümeydi.

Melih Özbay'ın hazırladığı, "Sabıkların Gizli Dosyaları" adlı kitapta, şunlar belirtilmiştir: "Suzan Sözen'in roman satmakta bazı özel taktikleri olduğu eskiden beri Babıali'de söylenir dururdu. Romanını ille satmak istediği günlük bir gazete sahibihi ısrarla evine davet ederek, romanı ona evinde okumak istemesi, aynı zamanda Suzan'ın inatçı karakterine de bir örnektir. Tabii ki Türkiye Başvekili ile iyi geçinmek zorunda olan bu gazete sahibi, genç kadının gece davetini kabul etmemek dirayetini göstermiştir. Türk Sagan'ı Sözen'in ilk romanlarından biri eski 'Milliyet'te tefrika edilmişti. Bu romandan kalan hatıra belki sadece, rahmetli (7 Temmuz 1955 perşembe günü ölmüştü) Ali Naci Karacan'ın, onun hakkındaki şu sözleridir: 'Güzel kadın amma ağzı kokuyor.' Suzan Sözen, edebi sahada olduğu gibi siyasi sahada da kendisinde büyük kabiliyet ve kudret tevehhüm etmiş bir kadındır. Fakat asıl kabiliyet ve kudreti bu sahalarda değil de 'aşk' sahasında (eskiden vuslat olarak vasıflandırılan fiile şimdi aşk deniliyor) göstermiş olduğu da kendisini yakından tanıyanlar tarafından itirazsız kabul edilmektedir."

Suzan Sözen'in "Sahibini Arayan kadın" adlı romanı, Milliyet gazetesinde 3 Haziran 1952 tarihinden 10 Ağustos 1952 tarihine kadar tefrika olarak 67 gün yayınlanmıştı.

Tefrika, şu şekilde tanıtılmıştı 2 Haziran 1952 tarihli Milliyet gazetesinde:

"İstanbul'da başlayan, kısmen İsviçre'de cereyan eden, nihayet Amerika'da biten ayrı ayrı aşk maceralarının içinde 'Sahibini Arayan Kadın', hakikatte aşka susamış ve kafasına, ruhuna, vücuduna tamamen hakim olarak kendisinde ecdattan rabıta köle ruhunu yüzde yüz tatmin edebilecek damı arıyan kadındır."

*

FATMA ESEN ADIYLA YAYIMLANAN KİTAPLAR

Suzan Sözen adına yayınlanan roman ve şiir kitaplarından bazıları şunlardır:

"Kiralık Ruh" adlı roman İstanbul Cumhuriyet Matbaası tarafından 1952 yılında yayınlandı. Kitabın, 10.8.1951 tarihi taşıyan önsözünde, "Aşk her şeye galip gelir" diye yazılmıştı. Kitabın önsözünde, ayrıca, "Muharririn ilk eseri Fatma Esen müstear adı ile yayınladığı 'Rahika' romandır. 'denilmişti.

"Fatma Esen" adıyla yayınlanan iki kitap vardır.

1- "Denemeler" adı ile 1948 yılında yayınlanan şiir kitabı.

Bu şiir kitabında "İkimiz" adıyla yayınlanan şiir şöyledir:

"Kırmızı bir yorgan,

İsmimi fısıldayan dudaklar,

Kaba el, kaba kol, kaba omuz,

Koyu gecede açık bakışlar,

Erkek teninin tatlı sıcağı,

Üstümü ezen aktif bir kuvvet,

Oynuyoruz beraber faciayı,

Ortası aydınlık, etrafı kasvet."

2- 1949 yılı Ağustos ayında İstanbul’da İnkilap Kitabevi tarafından yayınlanan "Rahika" adlı roman.

“Rahika” adlı kitabında anlatılan olaylar Elazığ'ın Harput ilçesinde geçiyordu.

Suzan, Nejat Verdi ile evlenmiş, Harput’a gitmiş bir süre kalmıştı.

Cevat Fehmi Başkut'un "Harput'ta Bir Amerikalı" adlı bir oyunu da 1955 yılında sahnelenmişti.

*

SUZAN SÖZEN ADINA YAYIMLANAN KİTAPLAR

Suzan Sözen’in yazdığı diğer kitaplarının adları şöyle:

1-"Sana Döneceğim (roman, İnkılap Kitabevi tarafından 1954 yılında yayınlandı)”,

2-"Sanera (İnkilâp Kitabevi, Hamle Matbaası, İstanbul, 1959, 176 sayfa)”,

3-“Sahibini Arayan Kadın (İnkilâp Kitabevi, İstanbul, 4. Baskı, 1959)”,

4-"Boş Kalan Çerçeve",

5-"Pas Damlası (şiir, İnkilâp Yayınevi, İstanbul)",

6-"Beni Unut (roman, Hamle Matbaası tarafından İstanbul'da 1958 yılında yayınlandı)”. Suzan Sözen, bu kitabın önsüzünü 28.3.1958 tarihinde yazmıştı.

7-"İlahlar Affetmez (İstanbul 1967)”. Suzan Sözen, bu kitabı için, "Aşksız Yaşıyamam" ve "İlahlar Affetmez" olarak iki tane ad bulmuş. Sonra, "İlahlar Affetmez" adını tercih etmiş. 8-8-"Siyah Zambak (İnkilâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul)”. Osmanlı Padişahı 4. Murad'ı anlattığı "Siyah Zambak/ Mahşer Gününe Kadar" adlı roman, 10.1.1960-11.8.1960 tarihlerinde Akşam gazetesinde tefrika olarak yayımlanmıştı.

*

ROMANLARI YABANCI DİLDE YAYIMLANDI

Suzan Sözen’in yazdığı romanlarından ve şiir kitaplarından bazıları bazıları İtalyanca ve Fransızca olarak yayınlanmıştı.

Suzan Sözen'in 1959 yılına kadar Fransa'da basılan kitapları şöyledir: La Femme qui Cherche Son Maitre (Fasquelle-Paris), 2) Ouible-Moi (Scorpion-Paris).

İtalya'da basılan kitapları da şöyledir: 1) Gocce di Ruggine (Casa Editrice Romans), 2) Dimentica Mi (Frateli Palumbi-Roma).

*

ŞİİR KİTAPLARI

Suzan Sözen, şiir de yazmıştı.

Suzan Sözen'in şiirlerinin sıraya konmasına şair Behçet Kemal Çağlar yardımcı olmuştu. "Pas Damlası", İnkilâp Yayınevi, İstanbul.

Suzan Sözen'in kitaplarını yayınlayan "İnkilâp" ve "İnkilâp ve Aka Kitabevi" hakkında bazı bilgiler vermek istiyorum. "İnkılâp Kitabevi, 1927 yılında Garbis Fikri tarafından kuruldu. 1961'de Aka Kitabevi ile birleşerek "İnkılâp ve Aka Kitabevi" adını aldı. Garbis Fikri'nin 1971'de ölmesinden sonra yayınevinin yönetimine, oğlu Nazar Fikri geçti. Nazar Fikri, 1982 yılında ortaklıktan ayrıldı ve "İnkılâp Kitabevi ve Yayın Sanayii ve Ticaret A.Ş. 'ni kurdu. Yayınevinin genel müdürlüğünü 1996 yılınhdan itibaren Nazar Fikri'nin oğlu Arman Fikri sürdürmektedir.

Suzan Sözen’in yazdığı bazı kitaplar hakkında bir iddia da bulunulmaktadır.

Dergilerde kitap tanıtımı yazıları yayınlanan ve edebiyat dünyasında yeralan kişilerle yaptığı söyleşilerle tanınan Celâl Karaca, çok yönlü bir kişiliği olan Esat Nermi Erendor'la da söyleşi yapmıştı.

Bir dönem Emniyet Müdürlüğü de yapan Esat Nermi Erendor, Celâl Karaca ile yaptığı söyleşisinde Suzan Sözen adına yayınlanan romanlar hakkında özetle şu iddialarda bulunuyor: "Adnan Menderes'in bir metresi vardı. Kocası da İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı'ydı o dönem. Suzan Hanım romancı olarak ortaya çıktı. Başkalarına yazdırıldı. Suzan Hanım'ın adını kullandılar. Ne zaman ki Adnan Menderes devrildi Suzan Hanım'ın romancılığı da sona erdi. Bu nedenle kimse bana Suzan Sözen'in bir romancı olduğunu kabul ettiremez." Esat Nermi Erendor'un iddialarının bir kısmı doğru olabilir, ama bir kısmı doğru değildir. Çünkü, Adnan Menderes, 16 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimlerden sonra Başbakan oldu.

"Fatma Esen" adıyla 1950 yılından önce yayınlanmış iki tane kitabı vardır Suzan Sözen'in. Ayrıca, 1967 yılında bir dergide tefrike edilen romanı da söz konusudur.

Yalnız, şu olabilir.

Başbakan Adnan Menderes, Suzan Sözen'le ilişkiye girdikten sonra Suzan Sözen'in yazdığı bazı kitaplarının yurt dışında, ve bazı gazetelerde yayınlanması konusunda yardımları olmuş olabilir. Hatta, ilişkide oldukları bu dönemde, bazı kitaplarının başkaları tarafından yazıldığı iddia edilebilir ama Suzan Sözen'in hiç kitap yazmamış iddiasının bütünüyle doğru olmasına olanak yok.

Suzan Sözen’in bir kitabı filme de alınmak istenmiş ama sanıyorum bu gerçekleşmemiş.

12 Ekim 1963 tarihli bir dergide Suzan Sözen ile ilgili olarak şöyle bir haber yayınlanmış: Suzan Sözen'in yazdığı "Beni Unut" romanı rejisör Rahmi Kafadar tarafından filme alınıyor. Kafadar'ın söylediğine bakılırsa, Suzan Sözen bu filmde ufak bir rolde sinema seyircilerine görünecek. Diğer rollerde Önder Somer, Semra Sar, Attilâ Engin, Hulusi Kentmen ve Atıf Kaptan oynıyacaklar.

*

"ROMAN KAHRAMANLARIMI İYİ HİSSEDİYOR ve TANIYORUM"

"Batmayan Güneş", adlı romanı İnkilap ve Aka Kitabevleri tarafından 1963 yılında yayınlanan Suzan Sözen, 1964 yılında, Ferit Avni Sözen'den boşanmak için mahkemeye başvurdu ve Nişantaşı'ndaki Belveder Apartmanı'ndan Ataköy'deki dairesine taşındı.

1967 yılında Ataköy'de bir apartmanın 3 numaralı dairesinde yaşıyan Suzan Sözen'in yazdığı romanlardan birisi, 1967 yılında, bir dergide yayınlandı.

"Unutulan Yemin" başlığıyla yayınlanan roman hakkında Suzan Sözen, özetle şunları belirtiyordu:

"Yaşamış olduğum günleri düşünüyorum. Kalbimi doldurmuş mutlu ve mutsuz anları tesbih taneleri gibi sıralamaya çalışıyorum. İmkânsız…İçimde çöl rüzgarlarının dahi silemediği birkaç derin iz vardı. Bunları toplayıp bir demet haline getirmeye çalıştım. Romanımın konusu hayli eskiye dayanmakla beraber, Hayat okuyucuları 'Unutulan Yemin' ile yakın tarihimiz ve günümüz arasında büyük benzerlikler bulacaklardır… Bu romanımda yazı sanatımın birçok şeyini verdiğini sanıyorum. İlk satırından son satırına kadar, kahramanlarıma büyülenmişçesine bağlanarak, onların her hareketini, her düşüncesini ifadeye çalıştım. İşte Erzurum'un genç Sancak Beyi Köprülü Fazıl Ahmet; muhteşem bir sadrazam! Ama benim anlattığım sıralarda, fakir bir müderris. Gençliği, zekası ve aşkı tek serveti. Turhan Sultan… Osmanlı sarayının genç valide sultanı… Şimal ülkelerinin perileri kadar güzel… Köprülü Fazıl Ahmet'e söz vermişti bir zamanlar; onu daima her şeye rağmen seveceğine dair!… Acaba sözünü tutacak mı? Perihan… Güzelliği dillere destan. O da sadrazama aşık. Kösem Sultan… Şeytani bir zekâ, sonsuz bir şehvet ihtiyacı. Lotüs çiçeğini andıran vücudu, daima çılgın zevklerin koynunda. Ve bir o kadar insan daha… Hepsi Osmanlı tahtının etrafında sıralanmış. Kimisi aşk, kimisi iktidar peşinde… Yani, ihtiras, şevk ve siyasi entrikalarla kaynaşan bir ortam… Kahramanlarımı iyi hissediyor ve tanıyorum."

*

"BÜYÜK YAZARLARA DAYANAMIYORUM"

1967 yılında, bir anket yapılmış ve dönemin bazı kadınlarına bazı sorular yöneltilmişti. Soru yöneltilen kadınlardan birisi de Suzan Sözen'di.

Sorulan sorular ve Suzan Sözen'in verdiği yanıtlar şöyledir:

Soru: Kadın olmaktan memnun musunuz? Yoksa erkek olmak mı isterdiniz?

Suzan Sözen: Hiç erkekliğe özenmedim.

Soru: Bir erkekte en çok hoşunuza giden nedir?

Suzan Sözen: Bir erkeğin en çok gözleri hoşuma gider. Çünkü, insanın karakteri gözlerinden anlaşılır. Ben, gözlerine bakıp kurnaz, saf ve temiz bakışlı erkekleri ayırt edebiliyorum.

Soru: Sizce gençlik ve aşk peşinde koşmanın bir çağı var mıdır? Bu konuda erkekler ve kadınlar için yaş sınırı çiziyor musunuz?

Suzan Sözen: İnsan her yaşta aşkı ve gençliği düşünebilir. Bence sınır yoktur.

Soru: Şimdiye kadar tanıdığınız en fevkalede insan kimdir?

Suzan Sözen: Muhakkak cevap istiyorsanız, tanıdığım en fevkalede insan, babamdır, diyebilirim.

Soru: Aydın, şöhretli ve kabiliyetli bir kadın olarak, bugünkü hüviyetinizin çevrenizdeki erkekler üzerinde bir çekingenlik yarattığına inanıyor ve bundan endişe duyuyor musunuz? Suzan Sözen: Bunu şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Ama doğrusunu söylemek icap ederse, böyle bir problem yoktur. Çünkü, erkekler karakterleri icabı, kadınların kabiliyetini küçümserler.

Soru: Siz de bir kadın yazarın dediği gibi şan ve şöhretin saadeti parlak bir şekilde defnettiğine kani misiniz?

Suzan Sözen: Şan ve şöhretin soru ile katiyen bir ilgisi yoktur. Bu konuda en doğru sözü Diyojen söylemiş. O da şöyle: "Gölge etme, başka ihsan istemem."

Soru: Her şeye yeniden başlamanız gerekseydi, saadeti mi, yoksa şan ve şöhreti mi tercih ederdiniz?

Suzan Sözen: Şan, şöhret ve saadetten birini tercih edeceğim muhakkak. Ama bu tercihte bir rolümün olacağını sanmıyorum. Bunları tayin eden kuvvet, kader değil midir?

Soru: Varsa, eserinizden veya insanlardan sonra en çok neye değer verir siniz? Sizi dünyaya, hayata bağlayan nedir?

Suzan Sözen: Bunlardan başka ne kaldı ki? Beni dünyaya her şey bağlıyor.

Soru: Modern hayat içinde kalp ve ruh arasında lüzumsuz ve endişe verici bir karışıklık yaratıldığına inanıyor musunuz?

Suzan Sözen: Bilakis! Kalp ve ruh birbirini tamamlarlar. Soru: Şahsiyetinizin dış belirtisi olarak giyiminizde, hareketlerinizde en çok neye önem verirsiniz?

Suzan Sözen: Hareketlerimde, giyimimde önem verdiğim bir şey yoktur. Onun içzin görünmeyen insan olmak isterdim. O ne saadet!.

Soru: "Büyük Aşk" denen şeye hayatta bir kereden fazla rastlanacağını düşünüyor musunuz? Cevabınız evet ise, kaç defa rastlanabilir?

Suzan Sözen: Büyük aşk denen şey, karakter ve tesadüflere göre değişir. Sayı mevzubahis değildir.

Soru: Bir kadının erkeği aldatmasının, bir erkeğin kadını aldatmasından çok daha ciddi olduğuna inanıyor musunuz?

Suzan Sözen:Aldatmak! Cinsiyet ne olursa olsun, iki halde de çok çirkin bir hareket. Bence erkek veya kadın aldatmış, bir farz yok.

Soru: Bugün şan ve şöhretinizi bir erkeğe mi, yoksa kendinize mi medyunsunuz?

Suzan Sözen: Yine cevap istiyorsanız, babama medyunum diyebilirim.

Soru: Çağımızda "dayanamayacağınız kadar" cazip erkekler kimlerdir? Sinema artistleri mi? Yazarlar mı? Sporcular mı? Politikacılar mı Yoksa bilim adamları mı?

Suzan Sözen: Büyük yazarlara dayanamıyorum.

Suzan Sözen, kendinden yaşça küçük bir adamla 1968 yılında evlendi. Bu üçüncü evliliğiydi. 1972 yılı Temmuz ayında İstanbul'da antikacı dükkanı açan Suzan Sözen, 2000 yılında öldü.
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Önceki

Dön Yeni Dünya Düzeni