FATİH ŞAHİNTÜRK

Yeni Dünya Düzeni (New World Order), monarşileri yıkmayı, dini inançları yok etmeyi, ulus devletleri ve vatanseverliği sonlandırarak sosyal düzeni alt üst etmeyi planladığı öne sürülen teori

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 01 Haz 2014 16:21

facebook
twitter
gplus

gezi parkı hakkında bir denemesi,,



George Orwell’in efsane romanı Hayvan Çiftliği, hayattayken okunması gereken ilk yüz kitap arasındadır bence...

Beni en çok etkileyen sahne, romanın son sayfasında yer alan sahneydi…

Yani çiftlik ağasına karşı (statüko, kapitalist sistem, oligarşi) mücadele eden çiftlikteki hayvanların (devrimciler) lideri olan domuz Napolyon (şüphesiz Stalin), belli bir süre sonra gittikçe “insanlaşarak” ve “ağalaşarak” (burjuvazileşerek, kapitalistleşerek), diğer çiftliklerin ağalarıyla iki ayağının üstünde ayağa kalkarak kadeh kaldırır, son sayfada yer alan karikatürde…

“dört ayaklılar iyidir, iki ayaklılar kötüdür…” sözü, Napolyon’un dönüşümünden sonra “dört ayaklılar iyidir, iki ayaklılar daha iyidir…” oluveriyor…

Eser, çok iyi bir sosyalizm eleştirisidir…

Çok samimi olarak söylüyorum: Son bir yıldır hayal âleminde yaşayan, kendilerine 68 kuşağının 2014 versiyonu imajını veren, gezi ruhuyla yatıp kalkan bu neslin, en büyük düşmanı ne oligarşi, ne sermaye ne de iktidar partisidir…

Bu neslin asıl düşmanı, aynaya baktıkları zaman gördükleridir, yani kendileri…

Şunu asla unutmasınlari: “Aslolan inanmaktır… Neye inandığın önemli değil… İnanda istersen oduna inan…”
“Ve pratikte inandığın değerlere göre bir hayat yaşa… En azından yapabildiğin kadarını yap…”

Yani kalb ile iman ettiğin şey, belki bir dünya görüşü, belki bir ideoloji, belki de bir inanç disiplini, günlük hayatında söylemlerinle ifade, eylemlerinle pratik hale gelmiyorsa, bakman gereken yer aynadır…

İnanç, söylem ve eylem birliği olmadan, başarı imkânsızdır… Başarı olsa da devamlılığı yoktur...

Sana tavsiyem şudur:

“Allah Kahretsin bu hükümeti, her tarafı Beton yığını AVM’ler ile doldurdu” deyip, AVM’den dışarı çıkmıyorsan…

Son bir yılda yaşanan toplumsal eylemlerde, boğazın patlarcasına “Faşizm’e karşı omuz omuza” sloganını atıp, sırf dünya görüşüne uymuyor diye arkadaşlarını sosyal medya platformlarından silip selamı sabahı kesiyorsan…

Başbakanın rövanşist, intikamcı duygularından dem vurup, “hesabı sorulacak”, “elbette intikamı alınacak” diye el ovuşturup, uygun zamanı bekliyorsan…

12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat dönemlerini yaşamadan, o günlerde gözaltına alınan ailenden veya yakınlarından birini kaybetmemişsen, “en kötü hukuk nizamı, en iyi askeri darbeden daha iyidir” hakikatinin idrak edememiş isen ve halen Türk Baharı isteyip darbe için dua ediyorsan…

Halkların kardeşliği, demokrasi, fikir özgürlüğü adı altında, terör örgütlerinin ve marjinal grupların mücadelesini hoş görüp, sadece hakkını sandıkta arayıp iktidar partisine oy veren Anadolu insanını “yüzde elli, yandaş, koyun, makarnacı, müstehak” diye yaftalıyorsan…

Atatürkçü, milliyetçi, vatansever geçinip bir kez bile şehid cenazesine gidip ağlamamışsan...

Başbakanın faşizmine, fundemantalizmine ve şiddetine tepki gösterip, ölmüş anasına küfredenleri ve “annesinin mezarını tahrip edin çiğneyin” diyenleri ayakta alkışlayıp tepki göstermiyorsan…

Dünyanın gelmişinden geçmişinden bihaber yaşayıp, evden ekmek almaya gidiyorum diye çıkıp, vergisini, yani maaşını, bin bir zorlukla seni yetiştiren ebeveyninin kesilen vergilerinden verdiğin polise taksime çıkıp taş atmayı marifet sanıyorsan... Çok güzel devrimcilik oynuyorsan...

Hayatının hiçbir döneminde asgari ücretle çalışmamış olduğun halde, aç kalıp çay simite talim ettiğin günler olmamış ise, salça ekmeğe talim etmemiş isen, asgari ücretle geçinenlerin haklarını en iyi sen savunduğunu iddia ediyorsan ve onların sıkıntısını paylaştığını söylüyorsan… “En cix mekanlarda çekilmiş selfie”lerini sosyal medyada paylaşıp, alt sınıf savunuculuğu ve emekçi hakkı savunduğunu iddia ediyorsan...

Bırak kömürlü soba yakıp yakmamayı, bugüne kadar bırak maden işçilerinin çilesini dile getirmeyip, bugün aklına getiriyorsan… Soma’da hayatını kaybeden işçileri “iktidar partisinin yandaşı ve müstehak” olarak görüyorsan… İşçi, emekçi, sömürülen sınıf savunuculuğu yapıp, sömürücü sınıf olarak sadece iktidar makamını görüyorsan, milli gelirin nerdeyse yarısını paylaşan kaymak tabakaya iki laf edemiyorsan… Polisten biber gazı yiyince, Sömüren sınıfın başbuğu Koç’un Divan Oteline sığınmakta bir beis görmüyorsan…

Başbakanı “Esma’ya ağladı, Soma’da ölenlere ağlamadı” diye eleştirip, eğer sende Soma’da ölen işçiler için gözyaşı dökmediysen, Berkin Elvan için tepki gösterip Suriye’de, Mısır’da ve Filsitin’de ve dünyanın diğer köşelerinde kundakta ölen çocuklar için Fransız kalıyorsan…

“Hükümet düşsünde nasıl düşerse düşsün” deyip, iç savaş, dış savaş, darbe, felaket tellallığı yapıyorsan…

Kredi Kartıyla Perşembe Pazarından Gaz Maskesi satın alıp, Taksime çıkıp, polise taş atıp, Bankamatik’lere zarar verip camını kırıyorsan… Bankaları sömüren sınıfın kalesi olarak görüp, Cüzdanındaki kredi kartlarının bir albüm doldurmaya yetecek kadar fazla ise…

Kanı Kanla temizlemeyi, hatayı hatayla düzeltmeyi meşru görüyorsan…

Kusura bakma, ihtimal, olası bir devrimde sonun Domuz Napolyon gibi olacaktır, hiç şüphen olmasın…

Selam ve Dua İle…
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 14 Haz 2014 12:38

facebook
twitter
gplus

ŞİŞLİ TERAKKİ

Son dönemde, Koç Üniversitesinden sonra Feyziye Mekteplerinin de Taksim Provakatörlerine destek verdiği ortaya çıktı...

Gazi Paşa'nın da eğitim gördüğü bu kurum nasıl kurulmuştu?

"1873 yılında kentin ilk özel müslüman Türk ilkokulu olarak kapılarını açan "ŞEMSİ EFENDİ MEKTEBİ," hedef olarak çağdaş kuşaklar yetiştirmeyi, yöntem olarak da "usul-i cedid" (yeni/çağdaş yöntem) tedrisatını seçerek bu atılımı yapıyordu. İşte bu "ŞEMSİ EFENDİ MEKTEBİ" bugün artık Türk Milli Eğitiminin en köklü kurumlardan birisi olan Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Okullarının çekirdeğidir."

Şişli Terakk lisesinin kuruluşu böyle anlatılıyordu kısaca kendi sitelerinde...

Mektebin kurucuları şu isimlerden oluşuyordu: Mustafa Tevfik, İsmail İpekçi, Mustafa Fevzi Efendi, Mehmed Karakaş, Mustafa Cezzar, Mustafa Faik Bey, Şevket Dilber, Refik Recep Efendi.

Aynı yıl, okulun adı Selanik Terakki Mektebi, Feyziye Mektebi olarak değiştirildi ve Şemsi Efendi mahalle mektebi de Feyziye Mektebi bünyesine katıldı. Şemsi Efendi de yönetim kurulu üyeliğine ve baş öğretmenliğe getirildi. Katılan diğer bir isimde Abdi Kamil (Akev) Bey idi.

a) Yazar Ilgaz Zorlu, Şemsi Efendi'nin torunudur. Şemsi Efendi'nin mezarı Bülbülderesindedir.

b) Refik Recep Efendi, Selanikli Ayşe Hanım ile evlendi. Ayşe Hanım'ın ağabeyi Mehmed Esad Efendi, Selanik Mevlevihanesi şeyhiydi. Yıllar sonra İstanbul'a gelip Yenikapı Mevlevihanesine intisap edecekti.
c) Refik Recep Efendi-Ayşe Hanım çiftinin kızları Vedia Nefise Hanım da Halil Ali Bezmen Ağa ile evlenecekti.

Dilber'ler, Kibar'lar ve İpekçi'ler de birbiriyle akrabaydı.

d) Cevdet İpekçi'nin oğu Abdi İpekçi, Şevket Dilber'in kızı Sibel Dilber ile evliydi. Şevket Dilber'in oğlu Emir Dilber de Ali Kibar'ın kızı Ayla Kibar ile evliydi.
e) Mustafa Cezzar'ın kardeşi Mehmet Sena Cezzar da Tiyatro sanatçısı Engin Cezzar'ın babasıydı. Engin Cezzar'ın eşi de Gülriz Sururi...
f) Mehmet Sena Cezzar'ın kız kardeşi Rikkat Cezzar, İhsan İpekçi'nin eşiydi. İhsan İpekçi, İsmail Cem'İn babası, Abdi İpekçi'nin amcasıydı.
g) Ali Kibar'ın kardeşi Fazıl Kibar'ın kızı Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı'nın sevgilisydi. Mezarı Üsküdar Bülbülderesindedir.

Kısa sürede 50 öğrenci okula yazılarak eğitime başladı. Her yıl gelişerek bir üst sınıf açan okul, 1890 yılında 8 sınıflı bir okul haline geldi. Okulda Arapça ve Farsça dışında Fransızca da öğretiliyordu.

1902 yılında Mektebin müdürlüğüne, gelecekte İttihatçıların Maliye Nazırı olacak Cavid Bey getirildi. Cavid Bey, 1926 yılında, Gazi Paşa'ya Suikast davasının ardından Gazi Paşa tarafından asılacaktı.

1912 yılında Yunan işgalinin ardından Mektep, Selanik'ten İstanbul'a taşındı. İstanbul'a taşındıktan sonra Nakiye Hanım, müdire oldu. Müdire Nakiye (Elgün) Hanım, Halide Edip Adıvar'ın da çok yakın arkadaşıydı. 1917'de Cemal Paşa'nın davetlisi olarak Suriye Cephesine giden Halide Edip Hanım'ın yanında Nakiye Hanım da vardı. Aynı yıl okulda arapça ve farsça kaldırıldı. Batı tipi eğitime ağırlık verilmeye başlandı.


1923 yılında Cumhuriyet ilanından sonra Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Killigil Paşaya ait olan Pangaltı daki Nuri Paşa Koağını kiralayıp eğitim faaliyetlerine devam eden mektep, 1926 yılında ise aynı konağı 50 bin liraya satın aldı. Bedelin 30 bin lirasını Cezzar ve Kibar ailesi karşılamıştı. Okulun Yeni adı Şişli Terakki Mektebi olarak değiştirildi.

1928 yılında Nakiye Hanım yerine Seniha Nafiz Hanım Müdireliğe getirildi. Aynı yıl seçilen yönetim kurulu şu isimlerden oluşuyordu: İsmail İpekçi, Fettan Kibar, Sarım Kibar, Rıza Kibar, Avni İpekçi, Süleyman Kani İrtem...

1931 yılında Kibar kardeşler, yönetim kurulundan ayrıldı. Aynı yıl, Feyziye Mektepleri Cemiyeti Kuruldu. İpekçilerin hakimiyetine geçen mektebin yeni yönetim kurulunda Fahir İpekçi, Cevdet İpekçi, Suzi Bleda, Süleyman Kani gibi isimler vardı.

Kuruluşunun 50. yılında 1935 yılında mektebin adı Işık Lisesi olarak değiştirildi. Yönetim kurulu başkanlığına İstanbul Valisi Süleyman Kani (İrtem) getirildi. Ayrıca İbrahim Şevket Dilber ve İhsan İpekçi de yönetim kuruluna katıldı.

Ertesi yıl, yönetim kuruluna İstanbul Üniversitesi Rektörü Hukuk Profesörü, hocaların hocası lakaplı Sıddık Sami Onar da katıldı.

1948 yılı yönetim kurulu: Adnan Atam, Sıtkı Dilber, Osman Kermen, Vehbi Eralp, Hasan Fikret Evsen...

1963 yılında Terakki Vakfı adı altında Vakıflaşan ve şirketleşen Mektebin kurucuları:

Abdurrahman Malta, Ahmet Elberger, Akif Akev, Fahri Refiğ, İbrahim Telci, Necdet Üçer, Nuri Türen, Osman Üçer, Reşat Atabek, Yusuf Kapancı, Ata Refiğ, Rifat Edin, Fikret Güvenç, Mehmet İnal, Memduh Paker, Nazmi Eren, Vedat Uras, Ecvet Gürses, Neş’e Deriş

1973 yılı yönetim kurulu: Muvaffak Benderli, Hasan Fikret Evsen, Adnan Atam, Hikmet Binark, Sıtkı Dilber, Mustafa Elöve, Mehmet İpekçi, Lemi İpekçi...

1987 yılı yönetim kurulu: Fikret Evsen, Mustafa Elöve, Hikmet Binark, Selçuk Aybar, Osman Erbelger, Bülent Eczacıbaşı, Lemi İpekçi, Sıtkı Dilber...
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 15 Haz 2014 17:23

facebook
twitter
gplus

başlık harici bir yazı; alıntı,uzun ama vakit kaybı değil: :)

Türkiye'de Yahudi Lobiciliği
Bugün İslam ülkeleri içinde İsrail işgal devletiyle en sıkı münasebetleri olan ülke Türkiye'dir. Öyle ki Türkiye İsrail'le ortak askeri tatbikat yapacak kadar ilişkilerini sıkılaştırmıştır. Türkiye'nin 54 adet F-4 Phantom 2000 savaş uçağı İsrail işgal devletindeki şirketler tarafından modernize edilmektedir. İlginçtir ki bu 54 adet savaş uçağının modernize edilmesini de içeren ve savaş sanayisiyle ilgili muhtelif ihalelerin İsrail şirketlerine verilmesine imkan sağlayan "Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması" hükümetin Refah Partisi'nde olduğu bir dönemde imzalanmıştır. Bunun sebebi Refah Partisi'nin hükümete gelmekle aslında iktidara gelememesiydi. Çünkü devletteki karar mekanizması hükümeti aşıyor, yerine göre halkın oylarıyla seçilmiş siyasi partilerin kurduğu hükümetler bile önlerine geleni kabul etmenin ötesinde bir şey yapamıyorlar.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin bu kadar gelişmesinin arkasındaki en önemli unsur Türkiye'deki yahudi lobiciliğidir. Bu itibarla Türkiye'deki yahudi lobiciliğinin geçmişinin ve bugününün gözden geçirilmesinde yarar görüyoruz. İşte bu dizi yazımızda bu konuyla ilgili birtakım özet bilgiler vermeye çalışacağız.

Türkiye'deki yahudi lobiciliğinin üç kanadı bulunmaktadır. Bunların birincisi bizzat yahudilerin oluşturduğu kanattır. İkinci kanat yahudi kökenden gelen ama Müslüman olduklarını söyleyen gerçekte ise yahudi kimliklerini koruyan ve yahudilerle irtibatlarını sürdüren kesimin oluşturduğu kanattır. Bu kanattan olanlara Dönmeler veya Sabetaycılar denmektedir. Üçüncü kanadı ise köken itibariyle yahudi olmayan ama birtakım çıkar hesaplarından veya benimsemiş oldukları anlayıştan dolayı yahudi kökenlilerle irtibat içine giren ve onların planlarına hizmet eden kimselerin oluşturduğu kanattır. Bu kanadı oluşturanların başında gelenler ise masonlardır. Fakat mason olmayanlardan da pek çok kimse kişisel çıkarlarından veya makam davalarından dolayı onlarla içli dışlı olmuş, onlara hizmet etmiştir.

Yukarıda söylediğimiz kanatlardan yahudi kimliklerini koruyanlar ve bu kimliklerini açığa vuranlar yani "yahudi olarak kalanlar" genellikle ekonomik alana ağırlık vererek kendilerini zenginleştirmiş ve paralarıyla başkalarını etki alanlarına çekmiş, onların kendilerine hizmet etmelerini sağlamayı başarmışlardır. Ama bu kesim çoğunlukla yönetimde fiilen görev almayı tercih etmemiştir. Bu kesimin yönetimde fiilen görev almak istememesi: "Türkiye'de yahudi kesim yönetime girmemiş, bunun yerine ekonomik alana ağırlık vererek lobi faaliyetlerini daha çok paranın sultasına dayanarak yürütmüşlerdir" şeklinde bir yanlış hüküm verilmesine sebep olmuştur. Oysa işin gerçeğinde yahudiler Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu günden buyana etkin bir şekilde yönetimde rol almış, oldukça üst makamlara kadar yükselmiş ve çoğu zaman da devlet politikasını belirleyici roller oynamışlardır. Ama bunu "yahudi" kimliklerini gizleyerek yapmışlardır. Yani bu işi yapanlar yukarıda sözünü ettiğimiz kanatların ikincisinden olanlardır.

Biz bu yazı dizimizde yukarıda sözünü ettiğimiz üç kanadın bu ilk ikisinden yani yahudi kökenli olanların oluşturduğu kanatlardan söz edeceğiz. Çünkü üçüncü kanat oldukça geniş bir ekseni oluşturmaktadır. Onlar ve faaliyetleri hakkında yeterli bilgi verebilmemiz için yazı dizimizi bir hayli uzatmamız gerekir.

Bugün Türkiye'deki mevcut hükümette Dışişleri bakanlığı görevini yürüten İsmail Cem İpekçi yahudi kökenli bir aileden gelmektedir. Bu aile Sabetaycı kesime mensuptur. Yani yahudi kimliklerini gizleyen ama bununla birlikte o kesimle ilişkilerini sürdüren kesime. Başbakan Bülent Ecevit'in eşi Rahşan Ecevit'in de Sabetaycı aileden olduğu bizzat bu kesime mensup yazar Ilgaz Zorlu tarafından dile getirilmiştir. Rahşan Ecevit'in eşi Bülent Ecevit üzerinde büyük bir etkisinin olduğunu, onun bütün kararlarını etkileyebildiğini bugün Türkiye'de bilmeyen kalmamıştır. Bu ikisi sadece örnek. Onlar gibi daha birçok kişi yönetimi doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkilemektedir. Bu durum işaret ettiğimiz lobi faaliyetlerinin ne kadar etkin durumda olduğunu gözler önüne sermektedir.

Yahudilerin İspanya'dan Kovuluşu: Osmanlı Ağacının Gövdesine Kurt Sokulması
İspanya kraliçesi İsabella 'nın hıristiyan kilise ile işbirliği yaparak 31 Mart 1492 tarihinde ülkedeki bütün yahudilerin, 2 Ağustos 1492 tarihine kadar ülkeyi terk etmeleri üzere ferman çıkarması 300 bin kadar İspanya yahudisini iyice zor durumda bırakmıştı. İspanya yahudileri bu ferman üzerine çeşitli Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı istediler ama Osmanlı İmparatorluğu'nun dışında onlara sürekli kalmaları üzere kapıları açan olmadı. Osmanlı İmparatoru Sultan II. Bayezid 'in kendilerine sığınma hakkı tanıması üzerine 150 bin kadar İspanya yahudisi Akdeniz yolu üzerinden doğrudan Osmanlı topraklarına geldi. Diğerleri de Rusya üzerinden Osmanlı topraklarına geldiler. Kendilerine "sefarad yahudileri" denilen İspanya yahudilerinin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul'a yerleştirildi.

Mal varlıklarının çoğunu İspanya'da bırakan, yanlarına almış oldukları malları da İtalya'da uğradıkları limanlarda soyulan sefarad yahudileri Osmanlı topraklarına eli boş gelmelerine rağmen, Osmanlı devletinin kendilerine sağlamış olduğu imkanlarla kısa zamanda durumlarını düzelttiler. Bunların bazıları ticari alanda ilerlerken bazıları da devlet kademelerinde önemli mevkilere geldiler.

Osmanlı'nın Avrupa karşısındaki yenilgisinin alt yapısının oluşturulması işleminin 1492 yahudi göçüyle başladığını söylemenin yanlış olmayacağını sanıyoruz. Çünkü kuvvetli bir ihtimalle Avrupa 1492 sürgününde, yahudileri özellikle Osmanlı ağacının gövdesine bir kurt gibi sokmayı hedeflemişti. Bilindiği üzere Müslümanların büyük bir medeniyet merkezi haline getirdikleri Endülüs'ü İspanyollar işgal edince Müslümanları toplu katliama tabi tutmuşlardı. Ama yahudileri her hangi bir katliama tabi tutmadan sürgün etmeyi tercih ettiler. Zira yahudilerin fitne çıkarma, devletleri içinden yıkma konusundaki maharetleri onların tarihlerinden biliniyordu. O zaman Osmanlı'nın sürekli genişlemesinden ve güçlü bir dünya devleti haline gelmesinden rahatsız olan Avrupa, hiçbir savaşta bu devletin karşısında tutunamamıştı. Osmanlı, 1453'te İstanbul'u fethederek hıristiyanlığın köklü bir devleti olarak görülen Bizans İmparatorluğu'nu ortadan kaldırmıştı. Avrupa'nın ortalarına kadar uzanmıştı. Dıştan savaşlarla yıkılması ve yıpratılması mümkün olmayan bu devletin içten yıpratılabilmesi için içine kurt sokulmasına ihtiyaç vardı. Bu işi en iyi yapabilecek güruhun ise bu konuda binlerce yıllık tecrübeye sahip oldukları bilinen yahudiler olduğu düşünülmüş olmalı. Bu yüzden İspanya krallığı Endülüs'ü ele geçirdikten sonra Müslümanları topluca katletmesine rağmen yahudileri katletmeyerek Osmanlı topraklarına sürgün etmeyi tercih etti.

Yahudiler, 1492'de İspanya'dan çıkarılınca Avrupa ülkelerinin hiçbiri onları kabul etmedi. Olayı inceleyenler bunu genellikle Avrupa ülkelerinin onları istememesine veya bu ülkelerin yönetimlerinin insafsızlığına bağlamaktadırlar. Oysa bunun bu ülkeler arasındaki gizli bir ittifak sebebiyle yapılmış olması da muhtemeldir. Kudüs'ü ve Filistin topraklarını işgal için aralarında haçlı ittifakı oluşturan Avrupa ülkelerinin göçe zorlanan yahudileri kabul etmeme konusunda aralarında ittifak sağlamaları zor değildi. Yahudiler Avrupa devletlerinin hepsi tarafından reddedilince varacakları yer Osmanlı topraklarıydı. Osmanlı devletinin onları reddedip geri çevireceği veya İran'a ya da Yemen'e doğru ilerlemelerini isteyeceği ihtimalinin olmadığı tahmin ediliyordu. Çünkü Osmanlı'nın o zaman kendi topraklarında yaşayan ama henüz çok küçük bir azınlık olan ve devlete de herhangi bir zararları olmayan yahudilere gayet iyi davrandığı biliniyordu. Osmanlı biraz da bunu haçlı zihniyetine karşı bir politika olarak yapıyordu.

Yahudiler, İspanya'dan kovulduktan sonra muhtelif Avrupa ülkelerine uğradılar. Ama bu göç esnasında yahudilerin üstlerindeki elbiselerine varıncaya kadar bütün her şeyleri alındığı halde bir tek kişinin canına dokunulmadı. Üstelik sürgün edilen yahudilerden bir tek kişinin herhangi bir Avrupa ülkesine yerleşmesine de fırsat verilmedi. Bizce bunun iki sebebi vardı: Avrupa, sürgün edilen yahudilerin her şeylerini soyarak onları miskin ve ilgiye muhtaç bir halde Osmanlı topraklarına sokmak istiyordu. Çünkü bu halde gitmeleri Osmanlı devletinin onlara ilgi göstermesi ve kendilerine bazı imkanlar vererek durumlarını düzeltmeleri için onlara yardımcı olması zorunluluğunu doğuracaktı. Yahudiler ise kendilerine sağlanan imkanları ileriye dönük hesapları için değerlendireceklerdi. Çünkü onların bir yere kazık çaktıktan sonra oraya çiftlik kurma konusundaki maharetleri biliniyordu. İkinci olarak bir tek yahudinin canına dokunulmamış, bunun yanı sıra bir tek yahudinin uğradığı Avrupa ülkelerinden birine yerleşmesine de fırsat verilmemişti. Çünkü Osmanlı ağacının gövdesine ne kadar çok kurt sokulursa o kadar iyi sonuç elde edileceği umuluyordu.

Bu göçte dikkatimizi çeken bir husus da yahudilerin göçte iki farklı yolu kullanmalarına rağmen sonuçta hepsinin Osmanlı topraklarında toplanmasıdır. Yukarıda da belirtildiği üzere bunlardan bazıları deniz yoluyla İtalya üzerinden direk gelirken, diğerleri Rusya üzerinden geldiler. Ama hepsi uğradıkları ülkelerden kovularak Osmanlı topraklarına toplanmaya zorlandılar.

Osmanlı Devleti'nin çöküş ve yıkılma süreci incelendiği zaman bu tespitlerimizin realiteden hiç de uzak olmadığı görülecektir. Çünkü Osmanlı Devleti, dış güçlerle yaptığı savaşlar yüzünden değil içerden yıpratılarak yıkılmıştır.

Bu görüşlerimizi doğrulayan önemli bir husus da Avrupa'nın kendi topraklarından kovduğu, kovarken üstlerindeki elbiselerine varıncaya kadar her şeylerini aldığı yahudilerle onların Osmanlı devletine girmelerinden sonra sıkı bir irtibat içine geçmesidir. Osmanlı'nın çöküş ve yıkılma döneminde yaşanan olaylar incelenirse içeride özellikle yahudilerin ve dönmelerin kışkırttığı olaylar yaşanırken başta İngiltere olmak üzere muhtelif Avrupa ülkelerinin bu olaylarda yahudilerle sıkı bir irtibat içinde oldukları görülür.

Osmanlı Döneminde Yahudi Lobiciliği ve Osmanlı Devleti'nin İçten Yıpratılmasında Yahudilerin Rolü
İspanya'dan göç eden Yahudiler, Osmanlı Devleti bünyesinde lobi faaliyetlerini fazla vakit kaybetmeden başlatmışlardır. Onların ilk lobi faaliyetlerinde öne çıkan isimlerden biri 1520'de Portekiz'de dünyaya gelen 1553'te de İstanbul'a göç eden Yasef (Joseph) Nassi'dir. Bu kişi İstanbul'a gelir gelmez devlet yetkililerine yanaşma çabalarını başlattı. Bu çabalarında Şehzade Selim'in (Sarı Selim olarak da bilinen II. Selim'in) karısı ve III. Murad'ın annesi olan yahudi asıllı Nurbanu Sultan'dan yararlandı. Onun sayesinde o zamanki padişah Kanuni Sultan Süleyman'la da tanışmayı başaran Nassi yahudi azınlıkla devlet yönetimi arasında bir köprü oluşturdu. Nassi zaman içinde Kanuni Sultan Süleyman'la arasındaki bağı o kadar kuvvetlendirdi ki Kanuni onu özel müşavir tayin etti. Böylece ona şehzadelerle doğrudan ilgilenen "müteferrika" unvanı verildi. Yasef'in kardeşi Samuel Nassi de Kanuni'den özel aylık alan elemanlar arasına seçildi. (1) Böylece yahudiler saltanat sarayıyla irtibat kurmuş oldular. İşte bu irtibatlarını bazı seçkin yahudileri önemli konumlara getirmek için değerlendirdiler.

Yasef Nassi'nin Osmanlı Sarayı'yla bu kadar sıkı bir münasebet içine girmesinden sonra yürüttüğü bazı faaliyetler dikkatimizi çekiyor: Nassi, Avrupa devletleriyle Osmanlı Sarayı arasında bir köprü görevi görmeye başladı. Bu kişi özellikle İspanya kralı II. Philip ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk görevi görmesiyle ün kazanmıştı. (2) Bu, yahudilerin Osmanlı devletinin içerden yıpratılması için gönderilmiş olması kanaatini destekleyen bir durumdur. Yahudileri İspanya topraklarından sürgün eden İspanya krallığının Osmanlı topraklarına yerleşen yahudileri Osmanlı Sarayı'yla irtibat için değerlendirmeleri bu açıdan son derece düşündürücüdür. Nassi, sadece İspanya krallığıyla irtibat kurmakla yetinmiyor diğer Avrupa ülkeleriyle Osmanlı Sarayı arasında köprü görevi görmeye de çalışıyordu. Hatta Venedik yönetimiyle Osmanlı Sarayı arasında aracılık etmesinden dolayı Venedik yönetiminden rüşvet aldığı tarihi kayıtlara geçmiştir.

Bu dönemde Osmanlı Devleti güçlü olduğundan yahudilerin Osmanlı Sarayı'yla Avrupa ülkeleri arasında irtibat kurmaları Osmanlı Devleti'ne bir zarar vermiyor belki yarar sağlıyordu. Ama zaman içinde Osmanlı Devleti'nin içine iyice sızınca artık devleti içten çürütmeye, yıkıma doğru sürüklemeye başladılar. Bunda da Osmanlı yönetiminin onların geçmişlerini iyi tahlil edememesinin ve onları Avrupa karşısında kullanmanın Osmanlı devletine sağlayacağı yararlara öncelik vermelerinin büyük rolü olmuştur.

Osmanlı Devleti'nde İlk Yahudi Lobisi Nassiler
Sözünü ettiğimiz Yasef Nassi, Osmanlı Sarayı'yla bu kadar yakın irtibata geçince devlet yönetimi üzerinde etkinliği olan bir yahudi lobisi oluşturdu. İşte bu lobi yani Nassiler, Osmanlı Devleti'nde kurulmuş ilk yahudi lobisidir.

Yasef (Yusuf) Nassi aynı zamanda dünyanın değişik yörelerine dağılmış durumdaki yahudileri Filistin topraklarına toplama fikrini taşıyordu. Bu yüzden o, siyonizmin Teodor Hertzl'den önceki asıl fikir babası olarak bilinmektedir. Bu idealini gerçekleştirmek için de Kanuni Sultan Süleyman'la iyi ilişkilerinden yararlanarak kendisine Filistin'in Taberiye gölü çevresinde bir miktar arazi verilmesini sağladı. Bu toprak parçasını alınca bölgede büyük bir yahudi yerleşim merkezi kurma çabaları içine girdi ve yahudileri oraya göç etmeye çağırdı. O orada kuracağı yahudi yerleşim merkezine Sultan tarafından muhtariyet verileceğini umuyordu. Ancak idealini gerçekleştiremedi. (3)

Osmanlı Devleti'nin Çöküşe Geçmesi ve Bunda Yahudi Lobicilerin Rolü
Osmanlı devletinin kendilerine sağlamış olduğu imkanlardan yararlanarak kısa zamanda büyük bir güce sahip olan yahudiler Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasında önemli rol oynamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasında büyük fonksiyon icra etmiş olan İttihad ve Terakki Cemiyeti 'ni kuranlar ve Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketini başlatanlar arasında çok sayıda yahudi vardı. Şimdi yahudilerin, Osmanlı Devleti'nin yıpratılmasında ve yıkılmasında ne gibi roller oynadığının daha iyi anlaşılması için bazı ayrıntılı bilgiler vermek istiyoruz.

Osmanlı Devleti'nde çöküş döneminin belirgin bir şekilde başlaması 2 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanı'yla olmuştur. Bu ferman Sultan Abdülmecid döneminde ilan edilmiştir. Bu fermanın ilanı ise Hariciye Nazırı (Dışişleri bakanı) Mustafa Reşit Paşa'nın çabalarıyla gerçekleşmiştir. Mustafa Reşit Paşa'yı böyle bir ferman yayınlamaya iten en önemli unsur ise Batılılaşma ve ümmet kimliğinden millet (kavim) kimliğine geçme fikridir. Batılılaşma ve ümmet kimliğinden millet (kavim) kimliğine geçme fikrinin alt yapısını hazırlayanlar ise Osmanlı topraklarına yerleşen yahudilerdir. Mustafa Reşit Paşa, Tanzimat Fermanı'nı hazırlarken İngiltere'yle sıkı temas içindeydi. İngiltere, böyle bir fermanın yayınlanmasından memnun olduğundan yine kendisiyle temas halindeki Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Osmanlı yönetimiyle uzlaşmasını sağlamıştır. (4) Bu ferman, yahudilerin o zamana kadar giremedikleri önemli bazı okullara girmelerini sağladı. Örneğin Tıbbiye Mektebi'ne (Tıp Fakültesi'ne) o zamana kadar giremeyen yahudiler bu fermanın yayınlanmasından sonra girmeye başladılar. Hatta yahudi hahambaşının müracaatı ile Sultan Abdülmecid yahudilere özel olarak: "Yahudiler, dinleri üzere Tıphane'de yiyecekler, içecekler ve diledikleri gibi ayin ve ibadet yapacaklar" diye ferman yayınladı. (5) İlginçtir ki bu okula yahudilerin girmesinden sonra burası Osmanlı Devleti'nin altını oyan İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler gibi hareketlerin beşiği olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin içten yıpratılmasında en büyük rol oynayan teşkilatların başında Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi gelmektedir. Bu hareket, yahudilerin Tıbbiye'ye (Tıp Fakültesi'ne) girme hakkı elde etmelerinden sonra 1865'te Tıbbiye'de doğdu. Tıbbiye'de Jöntürklerin ortaya çıkışını ve güçlenmesini kendisi de bir Jöntürk olan eski İstanbul belediye reisi Cemal Topuzlu şöyle anlatıyor: "Son sınıf talebeleri koğuşlarda yatmazlar, dörder, beşer yataklı odalarda bulunurlardı... Geceleri arkadaşlar bir araya gelince padişah aleyhinde ihtilale davet eden birtakım yazılar yazar, şapirgrafla (bir baskı aleti) basar, bunları gizlice sınıftaki diğer arkadaşlara hatta harice bile dağıtırdık... Jöntürklük Hareketi orada (yani Tıbbiye'de) doğmuştu." (6) Yine Cemal Topuzlu, Jöntürkler Hareketi'nin İstanbul'daki merkezinin Beyoğlu'nda olduğunu belirttikten sonra: "Bu merkeze devam edenler arasında benden başka Türk ve Müslüman yoktu" diyor. (7) Bu bilgi söz konusu hareketi tümüyle yahudi, ermeni gibi gayri müslimlerin ve yine yahudi kökenli olan Dönmeler'in kurduğu hakkındaki diğer tarihi bilgileri doğrulamaktadır.

Bu hareketi başlatanların arasında çok sayıda yahudi bulunmaktaydı. Bunların ünlülerinden birisi Nissim Russo adlı yahudidir. Yine aşağıda sözünü edeceğimiz Emanuel Karaso da bu harekete öncülük eden yahudilerden biridir.

Jöntürkler Hareketi'ni Avrupa'daki mason locaları da kucakladı ve desteklediler. Bu hareketin ileri gelenlerinden Kazım Nami şöyle diyor: "Hiçbir sahada birleşememiş, daima çekişmiş, didişmiş olan bizdeki muhtelif ırk, milliyet ve dinler, masonluk çatısı altında tam anlaşma halinde idiler." (8)

Osmanlı Devleti'nin altını oyan akımlardan biri de İttihat ve Terakki Cemiyeti'dir. Bu cemiyeti de aslında Jöntürkler Hareketi doğurmuştur. Bu cemiyetin de temeli 1889 tarihinde Tıbbiye'de (Tıp Fakültesi'nde) atılmıştır. Ancak bu cemiyetlerin ortaya çıkışında önemli rol oynayanlar yahudiliklerini açığa vuran kesimden değil kendilerine "Dönmeler" denen ve yahudiliklerini gizleyen kesimden idiler. Bu cemiyetin Selanik temsilciliğini yapan Talat Paşa bir masondu ve Selanik'teki mason locasına üyeydi. (9)

Gerek Jöntürk Hareketi'nin ve gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ortaya çıkmasında ve yayılmasında önemli rol oynayanlardan biri yahudi Emanuel Karaso'dur. Emanuel Karaso aynı zamanda Makedonya Rizorta Locası adlı mason locasının üstad-ı azamıydı. (10) Bu locanın merkezi, o zaman nüfusunun yarıya yakın bir kısmı (180 bin kişiden 80 bin kişi) yahudi olan Selanik'teydi ve İtalya'daki mason localarına bağlıydı. Karaso, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli işlerinde paravan ve kurye görevi görüyordu. Yani gizli işlere perde oluyor, onların üstünü örtmekte kendi kişisel ilişkilerinden yararlanıyor, bunun yanı sıra Osmanlı Devleti içinde yaşanan gelişmeleri Avrupa ülkelerine ve Avrupa'daki mason localarına bildiriyordu. Emanuel Karaso, sonraki dönemlerde 1908, 1912 ve 1914 yıllarında gerçekleştirilen seçimlerde üç kez ard arda milletvekili seçilmiştir. Bu seçimlerde önce Selanik'ten sonra da İstanbul'dan milletvekili oldu. Karaso, savaş esnasında da kendini iaşe müfettişliğine seçtirmeyi başardı. Bu görevini yürütürken değişik hilelerle çok büyük servetler edindi. Savaş iaşe müfettişi olduğu halde Libya'nın İtalyanlar tarafından işgal edilmesine yardımcı oldu. Bu yardımının ortaya çıkması üzerine Osmanlı topraklarından kaçma ihtiyacı duydu. Bu yüzden 1919 yılında gayri meşru yollarla edindiği servetle birlikte İtalya'ya göç etti ve çok zengin bir İtalyan vatandaşı olarak ömrünün kalan kısmını o ülkede geçirdi. Emanuel Karaso aynı zamanda çok katı bir siyonistti ve siyonizmin Osmanlı topraklarındaki en üst düzey temsilcisiydi. O aynı zamanda katı bir Türk düşmanıydı. Siyonizmin fikir babası Teodor Hertzl'le birçok kez bir araya gelmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde öne çıkan tek yahudi Emanuel Karaso değildi tabii ki. Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Alber Fuaa, Rafael Benuziya ve Avram Galanti isimli yahudiler de bu cemiyetin militan kadroları arasında yer almaktaydılar. Bunlardan Nissim Masliyah aynı zamanda Jöntürkler hareketini başlatanlardan ve bu hareketin faal elemanlarındandı.

Masonlukla ittihatçılık o kadar iç içe girmişti ki mason localarına girenler aynı zamanda İttihad ve Terakki Cemiyeti'ne de üye kabul edilmişlerdir. (11) Özellikle Selanik'teki mason localarının üyelerinin çoğunluğunu yahudiler veya yahudi kökenli Dönmeler oluşturuyordu. Jöntürkler aynı zamanda Selanik'teki mason localarını gizli görüşmeleri için kullanıyorlardı.

Şair Eşref gerek Jöntürkler'e gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yahudi kökenlilerin hakimiyetini dile getirmek için çok anlamlı bir dörtlük söylemiştir. Bu dörtlüğünde şöyle diyor:

"Avdetiler ile hükümetimiz,
Benzedi devlet-i Yehuda'ya,
Bab-ı fetvayı da çıfıtlık edip
Verdiler en-nihaye Musa'ya" (12)

Açıklaması:

"Hükümetimiz Dönmeler yüzünden, adeta Yehuda devletine dönüştü.

Fetva makamını da yahudilerin kontrolüne sokup, sonunda Musa'ya verdiler."

Osmanlı devletinin çökertilmesinde önemli rol oynayan I. ve II. Meşrutiyet ilanları da yukarıda sözünü ettiğimiz iki teşkilat tarafından gerçekleştirildiğinden bu olaylarda da yahudilerin ve masonların önemli rol oynadıklarını söylemek mümkündür.

Yahudiler sadece sözünü ettiğimiz iki cemiyette rol oynamakla kalmamış Osmanlı Devleti'ne zarar veren bütün fitne organlarının oluşmasında ve yayılmasında etkili olmuşlardır. Örneğin Yunanistan ve Bulgaristan'ın henüz Osmanlı sınırları içinde olduğu sırada ortaya çıkan Yunan ve Bulgar komünist partilerine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Komünist cereyanların ortaya çıkardığı Selanik İşçi Federasyonu içinde de yahudiler önemli bir güce sahiptiler.

Sultan II. Abdülhamit ve Yahudiler
Sultan II. Abdülhamit, yahudilerin Filistin topraklarına yerleşme planlarının önüne geçen bir padişah olarak bilinir. Bu tutumundan dolayı da yahudilerin yönlendirdiği bütün fitne teşkilatlarının ana hedefi haline gelmişti.

Siyonizmin fikir babası olarak bilinen Teodor Hertzl, kendilerine Filistin'de toprak verilmesi için Sultan II. Abdülhamit'le görüşme yapmak istedi. Bazı kitaplarda II. Abdülhamit'in onlarla görüştüğü ancak tekliflerini reddettiği söyleniyor. Oysa gerçekte II. Abdülhamit onlarla görüşmeyi kabul etmemiştir. Bunun üzerine yahudi heyeti başbakan Tahsin Paşa yoluyla tekliflerini iletmişlerdir.

Yahudiler 1902 yılında Tahsin Paşa yoluyla padişaha ilettikleri tekliflerinde şunları bildiriyorlardı:

"Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:

1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi,

2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,

3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.

Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin'e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif'te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır".

Sultan II. Abdülhamid'e böyle bir teklifte bulunan heyetin başında siyonizmin babası Hertzl vardı. Yukarıda kendisinden söz ettiğimiz Emanuel Karaso da bu heyetin içinde bulunuyordu.

Yahudilerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid'in cevabı şu olmuştur:

"Tahsin! Onlara de ki:

Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir.

Kudüs-i Şerif'i İslam'a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.

Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye'nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.

Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar".

Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II. Aldülhamid'in kendilerine şu cevabı verdiğini yazmaktadır: "Doktor Hertzl'e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman yahudiler, Filistin'i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin'in İmparatorluğumdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkansız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem."

Sultan II. Abdülhamit, hatıralarında da yahudilerin Filistin'e yerleşme fikirleri hakkında oldukça ilginç noktalara parmak basmaktadır. Şöyle diyor Sultan II. Abdülhamit:

"Yahudiler, Avrupa'da Doğu'da olduğundan daha fazla bir kudrete sahiptirler. Bu sebeple de birçok Avrupalı devlet çok artmış olan Semit (yahudi) ırkından kurtulabilmek için Yahudilerin Filistin'e muhaceretini iyi karşılayacaklardır. Fakat bizim memleketimizde kafi yahudi vardır. Eğer Filistin'de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini (üstünlüğünü) muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.... Siyonistler Filistin'de yalnız ziraat yapmak değil, orada hükümet kurmak, siyasi temsilcilerini seçmek gibi şeyler de arzuluyorlar." (13)

Sultan II. Abdülhamit, yukarıda sözünü ettiğimiz İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin çıkardığı ve tarihe 31 Mart Vak'ası diye geçen isyandan sonra tahttan indirilmiştir. Bu olayda ilginç olan bir şey şuydu: 31 Mart isyanını çıkaranlar ve kışkırtanlar İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları veya onların yönlendirdiği kimselerdi. Daha sonra padişahın tahttan indirilmesine de yine bu cemiyet karar verdi ve bu kararında padişahı 31 Mart isyanına sebep olmakla suçladı. Yani kendi suçlarını padişaha yükleyerek bunu onun tahttan indirilmesi için gerekçe olarak kullanmışlardı. Padişahın hal'ine (yani saltanattan indirilmesine) dair kararı ona tebliğ eden heyetin arasında yer alanlardan biri de yukarıda sözünü ettiğimiz Emanuel Karaso idi. Bu kararı tebliğ eden heyetin içinde bir tek Türk yoktu. Osmanlı ahalisini temsilen padişahın karşısına çıktığını iddia eden böyle bir heyette, ahalinin ana unsurunu teşkil eden ve devletin yönetimini resmiyette elinde tutan önemli bir etnik unsuru temsil eden bir tek kişinin bulunmaması dikkat çekiciydi. Padişah da bu durum karşısında şu ifadeyi kullanmıştı: "Bir Türk padişahına, 33 sene bu makamda bulunmuş İslam halifesine hal' kararını bildirmek için bir yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?" (14)

Ne yazık ki, Filistin topraklarının yahudilere satılması için rüşvet teklifinde bulunduğunda Sultan II. Abdülhamid tarafından kovulan yahudi Emanuel Karaso bu kez sultanın hal' kararını tebliğ için onun karşısına çıkmıştı. İşte bu ihanetin şartlarını hazırlayan teşkilat da İttihat ve Terakki Cemiyeti'ydi.

Bu arada İsrail'in ilk başbakanı Ben Gurion'un da II. Abdülhamid döneminde İstanbul Hukuk Fakültesi'nde okuduğunu ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin bünyesinde padişah aleyhine çalışmalara katıldığını hatırlatalım. Ben Gurion Birinci Dünya Harbi'nin patlak vermesinden sonra Kudüs'e döndü. (15)

İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Filistin'e Yahudi Göçü
Yahudilerin ve masonların Sultan II. Abdülhamid'e son derece düşman olmalarının en önemli sebeplerinden biri onun yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmelerine engel olmasıydı. II. Abdülhamid yahudilerin gizli yollardan gidip o topraklara yerleşmelerini engellemek için de çeşitli tedbirler almıştı. Bu tedbirlerden biri de Filistin topraklarındaki kutsal mekanları ziyaret etmek için oraya giren yahudilerin pasaportlarının gümrük kapılarında alınması ve dönüşte iade edilmesiydi. Yine yahudilerin Filistin'de herhangi bir şekilde toprak satın almaları da yasaklanmıştı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin başını çeken Ahmet Rıza, Enver Paşa, Talat Bey ve Nazım Bey Filistin'e yahudi göçünün Osmanlı devletine yarar sağlayacağını iddia ediyorlardı. Oysa onların bu iddiaları mason localarından aldıkları telkinlere dayanıyordu. Zaten Selanik'teki mason localarının temel hedeflerinden biri Filistin topraklarına yahudilerin yerleştirilmesinin önündeki engelleri kaldırmaktı. En büyük engel ise Sultan II. Abdülhamit'ti. O tahttan indirilince yahudi göçünün önündeki bu en büyük engel kaldırılmış oldu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, sultan II. Abdülhamit'i tahttan indirince yerine Sultan Reşat'ı getirdi. Sultan Reşat, ittihatçıların karşısında genellikle pasif kalmıştır. Dolayısıyla devlet yönetiminin iplerini onlar almış oldular. Onlar da Filistin topraklarına yahudi göçünü kolaylaştırdılar. İttihatçılar, II. Abdülhamit'in yabancıların Filistin'den arazi almalarını yasaklayan kanunlarını uygulamadan kaldırarak, yahudilerin Filistin dahil memleketin her tarafından toprak satın almalarına imkan sağlayan kanunlar çıkardılar.

1909'da II. Abdülhamid'in hal'inden sonra iktidara gelen hükümette birkaç yahudi kökenli bakan bulunuyordu. Bu konuda Encylopedia Judaica'da şöyle denmektedir: "1909 Jön Türkler İnkılabından sonra iktidara gelen ilk hükümette, aralarında Baruchiah Russo ailesinin ahfadı (torunu) olan ve fırkanın liderlerinden biri olarak faaliyette bulunan Maliye Bakanı Cavit Bey'in de bulunduğu birkaç Dönme mevcuttu." (16)

Yahudilerin ve onların gizli kanadı durumundaki Dönmeler'in etkinliklerini gören ve siyonizm tehlikesinin memleketi uçuruma doğru sürüklediğini fark eden Gümülcine mebusu İsmail Hakkı Bey, ittihatçılara karşı 21 Şubat 1910'da Ahali Fırkası'nı kurarak muhalefete başlamıştır. İsmail Hakkı Bey, Şubat 1911'de Meclisi Mebusan'da yaptığı bir konuşmada siyonizm tehlikesine dikkat çekmiş ve siyonistlerle ilişki içinde olan ittihatçıların memleketi yahudilere sattıklarını dile getirmiştir. Bu gerçeği dile getirenlerden biri de Beyrut mebusu Rıza Salih Bey'di. Rıza Salih Bey, İsmail Hakkı Bey'in ardından Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada şunları söylemişti: "Yahudiler devletlere mahsus bayrak ve aralarında kullanılmak üzere pul çıkardılar ve para bastılar. Para ve bayrak için elimde şu anda vesika yok ise de pul örneğini Şükrü Bey göstermişti. Museviler Filistin'de bin kuruş demeyin tarlayı elli kuruşa alıyorlar. Birçok araziyi satın alıp koloniler haline getirmektedirler. İki yüz bin nüfusa yaklaştılar. Bu bölgenin ekonomisi tamamen ellerine geçmiştir." (17) Yahudilerin Filistin'de o zamanki nüfusları henüz iki yüz bine ulaşmamıştı. Ancak sanıyoruz Rıza Salih Bey bu sayıyı tahmini olarak söylemiştir.

Önceleri İttihatçılarla birlikte olan ancak onların siyonistlerle işbirliği içinde olduklarını yakinen görünce onlara karşı cephe alan Miralay (Albay) Sadık Bey de siyonizm tehlikesine şu şekilde dikkat çekiyordu: "Bugün siyonistler nazarında Osmanlı Devleti'nin çökmesi, hiç değilse Kudüs'ün ve Filistin'in bizden kopması istenmektedir. Masonlar da onlarla beraberdir. Buralarda bir yahudi hükümeti kurmak istiyorlar." Miralay Sadık Bey bu uyarıyı İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kongresine sunduğu bir raporda yapmıştı. (18) Fakat İttihatçılar onun raporunu derhal ortadan kaldırmış ve kendisini de istenmeyen adam ilan etmişlerdir.

Bütün bu bilgiler İttihatçıların Osmanlı Devleti'nde ipleri ellerine almalarından ve Sultan II. Abdülhamid'i bertaraf etmelerinden sonra Filistin'e yahudi göçünün kolaylaştırıldığını gözler önüne sermektedir.

Osmanlı Devleti'ni Ekonomik Yönden Çökerten Bir Tabaka: Galata Bankerleri
İspanya'dan göç eden yahudilerden İstanbul'a yerleşenlerin birinci derecede yaptıkları iş tefecilik yani faizli para alış verişiydi. Hatta tefecilik işinde "Galata Bankerleri" diye bilinen bir tefeci tabakası oluşturdular. İstanbul'un Galata semtinde bulunan Komisyon Hanı ve Havyar Hanı adı verilen iki ayrı handa bu işi yürüten yahudi tefeciler devlet memurlarından ziraatçılara varıncaya kadar para sıkıntısına düşen herkese yüksek faizle borç para veriyor ve bu işten büyük kazançlar sağlıyorlardı. Zamanla işi o kadar büyüttüler ki birtakım devlet kurumlarına bile faizle kredi vermeye başladılar. Bunun yanı sıra devletin yabancı ülkelerden borç bulmasında da aracılık ediyor ve bu iş için komisyon alıyorlardı. Öyle ki devletin milli geliri ve dışarıdan aldığı borçların önemli bir miktarı borsa oyunları, tefecilik ve faizcilik işlemleri ile büyük çoğunluğunu yahudilerin oluşturduğu Galata bankerlerine gidiyordu. Galata Bankerleri tabakasını oluşturan bu yahudiler faizcilikle kendi sermayelerini sürekli büyütürken devleti ekonomik yönden ciddi sıkıntıya soktular. Diyebiliriz ki Osmanlı Devleti'ni ekonomik yönden çökerten en önemli etken dış borç ve onun getirdiği faiz yüküydü. Bu borçların getirdiği faiz yükünün yüksek olmasının en önemli sebebi ise Galata Bankerleri'nin tefecilik oyunlarıydı. (19)

Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu Döneminde Yahudi Lobiciliği
Yahudiler, Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde de yoğun bir şekilde lobi faaliyetleri yürütmüşlerdir. Bu lobi faaliyetlerinin etkisini öncelikle eğitim çalışmalarında görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal'in ilk eğitimini yahudi dönmesi bir kişinin okulunda almasında da belki onların eğitime bu derece ağırlık vermelerinin etkisi olabilir. Mustafa Kemal, ilk eğitimini yahudi dönmelerinden (Sabetaycılardan) olan Şemsi Efendi'nin kurduğu okulda almıştır. Şemsi Efendi'nin asıl adı ise Şimon Zwi'ydi.

Mustafa Kemal, yahudilerin nüfusun önemli bir kesimini oluşturdukları ve oldukça yoğun bir faaliyet içinde oldukları Selanik şehrinde 1881 yılında dünyaya gelmişti. Onun, Nutuk adlı kitapta anlattığına göre çocukluk yıllarında annesiyle babası arasında nerede okutulacağı konusunda tartışma çıkar. Annesi onu mahalle mektebine göndermek isterken babası modern sistemle eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi'ne göndermek ister. Sonuçta babasının isteği kabul edilir ve Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi'ne gönderilir.

İşte bu Şemsi Efendi'nin kim olduğunu kendisi de bir Dönme olan Ilgaz Zorlu'nun "Evet Ben Selanikliyim" adlı kitabından öğrenelim: Şemsi Efendi, 1852'de aslen Sabetaycı (yahudi dönmesi) olan bir ailenin ferdi olarak doğdu. Yaşadığı dönemin en büyük Sabetaycı kabalistlerindendi. Kabalist, yahudilerin önemli dini kaynaklarından olan Kabbala'yı yorumlayabilen, tefsir edebilen kişilere denmektedir. Bir ara Feyziye Mektebi'nde yahudi dönmelerin çocuklarına Akaid-i Diniye (yani Sabetaycı akımın inanç esaslarını) öğretti. Dönmelerin iki ayrı grubu durumundaki Karakaş ve Kapancı kollarını birleştirmek için yoğun çaba sarf etti, ama buna muvaffak olamadan öldü. (20)

Yahudi lobicilerin cumhuriyetin kuruluşu merhalesinde hemen sahneye çıktıklarını görüyoruz. Öyle ki yahudiler, daha cumhuriyetin kuruluş aşamasından önce gerçekleştirilen Lozan görüşmelerine doğrudan müdahale edebilmek için görüşmelerin yapıldığı şehre kadar gidip Türk tarafını temsil edenlerle irtibat kurmaya çalışmışlardır. Lozan görüşmelerine katılanlardan olan Dr. Rıza Nur, "Hayat ve Hatıratım" adlı eserinde onların müdahalelerinden şöyle söz ediyor: "Bir müddettir İstanbul eski hahambaşı Naum (Haim Naum) bizim otelde (Lozan görüşmeleri esnasında kaldıkları otelde) görülmeğe başladı. Baktım bir gün İsmet'le (İsmet İnönü'yle) görüşüyor. Ne yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem. İsmet'e yanaşmış. Yaman yahudi!.. Artık İsmet'ten ayrılmıyor. Yemek zamanını biliyor ya, asansörün yanında bekliyor (yemek zamanını bildiği için tam o vakitte asansörün yanında bekliyor). Derhal İsmet'in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. İsmet'i lüzumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda, İsmet'le şakalaşıyor, gülüyor. Anlaşılıyor ki, herkese: "İsmet benim samimi, teklifsiz arkadaşımdır" diye göstermek istiyor ve gösteriyor. Nihayet bütün yahudi sırnaşıklığı (yapışkanlığı) ile yanaştı. İsmet'in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor. İsmet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Heyet-i murahhasa çiftliktir, kullanıyor (görüşme heyetini, bu heyet için tahsis edilen parayı adeta kendi çiftliği gibi kullanıyor). Ne diye kandırdı bilmem, bu sadedil (saf, kolay aldanabilen) İsmet, Yahudinin dolabına girdi. Derken hahambaşını soframıza da aldı. Bu vakte kadar sesimi çıkarmamıştım.

İsmet'e dedim ki: "Bu yahudi de başımıza nereden çıktı? Senin böyle bir yahudi ile laubali görüşmen haysiyetini ve Türk milletinin, heyetinin haysiyetini kırar. Bu kadar yüz verme! Hiç olmazsa herkesin içinde yüz verme!" Bana kızdı.

Herif derken azdıkça azdı. Heyetten şuna buna herkesin içinde kumanda ediyor. Benim önüme geçip önümde yürüyor. İhtimal İsmet benim sözlerimi ona söyledi. Fakat ben durur muyum? Zaten yahudileri hiç sevmem. Hahama önüme geçtiği vakit hakaret ettim ve kolundan tutup arkama çektim. "Bir daha burada yürü!" dedim....

İsmet'e tekrar dedim: "Bu bir yahudidir. Yahudiler çok adi şeylerdir. Bunun kim bilir ne fena işleri vardır? Bundan bir hayır bekleme! Onun tanıdığı muhit yahudi sarraf alemidir...

Hahambaşı İsmet'e bütün İngiliz ve Fransız ricalini tanıdığını, hepsi ahbabı olduğunu, işleri istediği gibi yaptıracağını söylüyormuş. Tabii İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerine de İsmet'in avucunda olduğunu söylüyordu... Lozan muhitinde dolaşıyor, herkese: "İsmet teklifsiz ahbabımdır, sözümden dışarı çıkmaz" diyormuş.." (21)

Lozan görüşmelerine katılan Türk heyetinin başında İsmet Paşa (sonraki adıyla İsmet İnönü) bulunuyordu. Bu heyetin içinde yer alan Dr. Rıza Nur'un hatıralarında geçen ve yukarıda verdiğimiz ifadeler yahudilerin cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ne gibi lobi faaliyetleri yürüttüklerini, ne tür dolaplar çevirdiklerini anlamak için çok önemli ipuçları içermektedir. Onlar Lozan görüşmeleri esnasında çevirdikleri bu dolapları sonraki dönemlerde de çevirmekten geri kalmamışlardır. Bu dolapları çevirirken de özellikle kendilerinin zamanın güçlü devletlerinin yöneticileriyle olan irtibatlarını, bağlarını kullanıyorlardı.

Hahambaşı Haim Naum'un Lozan görüşmeleri esnasında yürüttüğü lobi faaliyetleri bu kadardan ibaret değildi. İngilizlerin dayatmalarının Türk heyetine kabul ettirilmesinde onun önemli rolü olduğu çeşitli tarihi kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşılıyor. Bunun da ötesinde hilafetin kaldırılması Türk tarafına Lozan görüşmeleri esnasında kabul ettirilmişti ve bunda da Haim Naum'un önemli rolü olmuştu. Şimdi bu konudaki bilgileri gözden geçirelim:

Lozan görüşmeleri esnasında Türkiye'de başvekil (başbakan) olan Rauf Orbay'ın belirttiğine göre hahambaşı Haim Naum İngilizler adına İsmet Paşa ile görüşmüş ve gizli pazarlıklarla halifeliğin kaldırılmasını kabul ettirmişti. Rauf Orbay bu konuyla ilgili olarak Feridun Kandemir'e şunları söylemişti: "İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan'da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Yahudi Hahambaşı Haim Naum Efendi'nin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip, derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu." (22)

Tanınmış İslamcı yazar Necip Fazıl Kısakürek de halifeliğin kaldırılması fikrinin bu gizli görüşmelerde kesinleştiğini ve olayın kahramanının söz konusu yahudi Hahambaşı Haim Naum olduğunu belirtmektedir.

Oysa Lozan görüşmelerinin yapıldığı günlerde Mustafa Kemal, Anadolu'da yaptığı konuşmalarda hilafet müessesesinin korunacağını söylüyordu. Mustafa Kemal işte bu günlerde Ankara'daki Meclis-i Mebusan'da (Mebuslar Meclisi'nde) yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: "Türkiye'nin vazifesi makam-ı hilafeti kurtarmaktır. Bu bizim için bir davayı mahsustur (özel davadır). Bunu makam-ı hilafet olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava Alem-i İslam nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir. Bunu sarsmak doğru değildir." (23)

Cumhuriyet Döneminde Yahudi Lobiciliği
Önceleri Selanik'i kendilerine çalışma merkezi edinen yahudilerin ve onların kimliklerini gizleyen kanatları durumundaki Dönmelerin önemli bir kısmı Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Türkiye'ye özellikle de İstanbul'a taşınma yolunu seçtiler. Bu göç ise 1924'te gerçekleştirilen Ahali Mübadelesi işlemiyle oldu.

Yahudiler lobi faaliyetlerini Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu tamamlamasından sonra da yoğun bir şekilde sürdürdüler. Bu faaliyetlerde öne çıkan isimlerden biri Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden olan Munis Tekinalp idi. Tekinalp, Dönmeler yani Sabetaycılar kesimine mensup bir ailedendi ve asıl adı Mois Kohen'di. Kohen'ler Dönmeler içinde tanınmış bir ailedir. İşte Mois Kohen de bu aileye mensuptu. Belirttiğimiz üzere bu kişi Türk milliyetçiliği ideolojisinin fikir babalarından olduğundan dolayı Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi üzerinde de önemli tesiri vardı. Çünkü kurulan yeni cumhuriyet bir milli devlet niteliği taşıyordu ve milliyetçiliği de resmi ideoloji olarak benimsemişti. Mois Kohen aynı zamanda Mustafa Kemal'in özel doktorlarındandı.

Bu dönemde öne çıkan yahudi lobicilerinden biri de yine Mustafa Kemal'in özel doktorlarından olan Abravaya Marmaralı'ydı. Bu kişi aynı zamanda Meclisi Mebusan'a milletvekili olarak girmişti. Öne çıkan bir diğer yahudi lobici de yedinci dönem milletvekillerinden Avram Galanti'ydi. Avram Galanti Osmanlı döneminde de İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin aktif ve ileri gelen elemanlarından biriydi.

Türkiye Cumhuriyeti ilk dönemlerinde yahudilerin Avrupa'daki nüfuzlarından yararlanmak istedi. Bu amaçla Türkiye'deki yahudilerin ileri gelenlerine ve özellikle de Osmanlı devletinin parçalanmasını hızlandıran hareketlerde rol almış olanlara çeşitli yetkiler verdi. Cumhuriyet yönetimi yahudilerden ithalat, ihracat alanlarında ve dışarıdan borç bulma konusunda da yararlanmak istedi.

Cumhuriyet yönetimi bazı yahudilerin ekonomik alanda ilerlemelerine ve bu alanda önemli birtakım pazarları kapmalarına da fırsat tanıdı. Ayrıca siyasi ve sosyal alandaki bazı reformlar ekonomik alanda atak yapmaya çalışan bazı yahudilerin işlerini kolaylaştırdı. Örneğin önceleri İstanbul'un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı'sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük kazançlar elde etmiş ve bugün tekstil ve konfeksiyon sanayii alanında bir dev haline gelmiştir. Çünkü Şapka Kanunu çıkarılınca Vitali Hakko, Has Şapka markalı bir şapkayı piyasaya sürdü. Şapka Kanunu'na göre erkeklerin şapka giymeleri zorunlu kılındığından Vitali Hakko'nun Has Şapka'sı da büyük satışlar gerçekleştirdi ve bu sayede o büyük kazançlar elde edebildi.

Yahudiler, cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ve ilk yıllarında yürüttükleri lobi faaliyetleriyle önemli köşe başlarını tutmayı başardılar. Bu köşe başlarını tutmaları onların sonraki dönemlerdeki lobi faaliyetlerini kolaylaştırdı. Tabii bu arada Avrupa ülkeleri nezdinde elde etmiş oldukları siyasi kazançlarını ve elde ettikleri statüleri de Türkiye'deki konumlarını sağlamlaştırmak için çok iyi değerlendirmişlerdir. Bu çalışmaları onların ekonomik alandaki güçlerini artırmalarına da imkan sağlamıştır. Örneğin 1954 yılında Galata'da yahudi işadamları Üzeyir Garih ile İshak Alaton'un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding'in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958'de dönemin başbakanı Adnan Menderes'in kendilerine Ankara'da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü olduğunu kimse inkâr edemez. Elektirifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren yahudi Burla Biraderler'in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştıkları ortada. Bunlar sadece birer örnek. Bunların dışında daha pek çok örnek sıralamak mümkündür.

Cumhuriyet döneminde yahudiliklerini açığa vuranlar daha çok ekonomik alana ağırlık vermiş, Dönmeler ise sadece bu alana ağırlık vermekle kalmamış zaman zaman siyasete de girmiş ve muhtelif devlet kademelerinden görevler almışlardır. Bu duruma dayanılarak yahudilerin devlet kademelerinde görev almadıkları kanaatinin hakim kılınmasına çalışılmıştır. Oysa "Dönmeler" diye bilinen akıma mensup olanlar da aynı amaca hizmet etmişlerdir. Bu vesileyle cumhuriyet döneminde devlet kademelerinde görev alan dönmelerden bazılarından söz etmekte yarar görüyoruz:

Süleyman Kani İrtem: İstanbul eski valisi

Muvaffak Benderli: İstanbul eski baro başkanı

Ahmet İsvan: İstanbul eski belediye başkanı

Ali Kenan Gökart: Emekli büyükelçi

Cavit Yenicioğlu: Emekli general

İsmail Toker: Emekli Amiral

Coşkun Kırca: Emekli büyükelçi. Kırca şimdi bir gazetede köşe yazarlığı yapmaktadır.

İsmail Cem İpekçi: Eski TRT genel müdürü halen Dışişleri bakanı. İsmail Cem İpekçi'nin 1974'te TRT genel müdürlüğüne getirilmesi özel bir kanunla sağlanmıştır.

Bunlar sadece öne çıkan birkaç isim. Bunların dışında da Dönme kökenli birçok kişi değişik devlet kademelerinde görev almıştır.

Yazı ve Fikir Alanında Dönmeler
Cumhuriyet döneminde Dönmeler yazı ve fikir alanında da öne çıkmaya çalışmışlardır. Bu alanda öne çıkan isimlerden biri daha önce adından söz ettiğimiz Munis Tekinalp'ti. Bu kişi aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden ve fikir babalarından biri olarak bilinir. Diğer bazıları da şunlardır:

Ahmet Emin Yalman: Dönmeler'in yazı ve fikir alanındaki önemli elemanlarındandı. Milletlerarası Basın Enstitüsü'nün Yönetim Kurulu üyeliğini yaptı. Bir dönemin etkili gazetelerinden olan Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarıydı. Yalman yazılarında Dönmeler'i savunmasıyla ün kazanmıştı. Bu yüzden adı Dönmeler'le özdeşleşmişti. Hicivleriyle ünlü Neyzen Tevfik'in onun hakkında yazdığı şu dörtlük oldukça anlamlıdır:

"Şu bizim dönme dolap Ahmet Emin,
Milletin din ü imanına çatmadadır.
Ağrımaz başım etsem de yemin
Vatanı on kuruşa satmadadır" (24)

Cumhuriyet döneminin öne çıkan yazarlarından bayan Halide Edip Adıvar da Dönmeler'dendi. Halide Edip Adıvar özellikle Cumhuriyet ideolojisinin fikri yönden oturtulması ve topluma mal edilmesi için hikaye, roman ve hatıra türü kitaplar yazmasıyla ün kazanmıştı. Halide Edip Adıvar'ın kendisi gibi yazar olan eşi Ahmet Adnan Adıvar da Dönme kökenliydi.

Yine tanınmış yazarlardan olan Abdi İpekçi de Selanik göçmeni Dönmeler'dendi. 1964'te Ahmet Emin Yalman'dan Uluslararası Basın Enstitüsü Yönetim Kurulu üyeliğini devralan Abdi İpekçi, Milliyet gazetesinde uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı. Abdi İpekçi, Papa II. Jean Paul'e suikast girişiminde bulunmasıyla ün kazanan Mehmet Ali Ağca'nın gerçekleştirdiği cinayetle öldürülmüştür.

"İzmir'de düşmana ilk kurşunu atan kişi" olarak tarihe geçen gazeteci Hasan Tahsin de Dönme kökenliydi.

Dönme kökenli tanınmış yazarlardan biri de Zekeriya Sertel'dir.

TRT'de yöneticilik yapan Emin Galip Sandalcı da medyanın Dönme kökenli elemanlarındandı.

Yine Batı yanlısı görüşleri toplumda yayma yönünde çaba sarf etmesiyle ün kazanan Ahmet Ağaoğlu da Dönme kökenli yazarlardandı.

Halen Milliyet gazetesinde Dış Politika üzerine makaleler yazan Sami Kohen de Dönme kökenlidir. Bu kişi Amerika'da da Sam Kohen adıyla yazı yazmaktadır.

Bunlar yahudi ve Dönme kökenli gazeteci ve yazarların Türkiye çapında ün kazanmış olanlarından bazıları. Ancak hepsi bu kadar değil tabii ki. Yahudi ve Dönme kökenli yazarların ve fikir adamlarının çalışmaları iyi tahlil edilirse özellikle Cumhuriyet döneminin ideolojik ve fikirsel alt yapısının oluşturulmasında ve bunun topluma kabul ettirilmesi çalışmalarında önemli rol üstlendikleri görülür.

Dönmeler sadece yazı yazmakla ve fikir üretmekle yetinmemiş medyada patron olarak etkin olmaya da çalışmışlardır. Bu amaçla muhtelif yayın organları çıkarmışlardır. Günümüzde de başta Türkiye'nin en çok satan gazeteleri arasında yer alan Sabah gazetesi olmak üzere birçok yayın organı çıkaran ve atv adlı bir televizyon kuruluşu bulunan önemli bir medya holdinginin sahibi durumundaki Dinç Bilgin "Dönme" kökenli medya patronlarından biridir.

Eğitim Alanında Dönmeler
"Dönmeler" adı verilen grup normalde yahudiliklerini gizleyen ve kendilerini Müslüman olarak lanse eden cemaat olmalarına rağmen gizli inançlarını koruyabilmek ve bu inançlarını yetişen nesillerine de aynen aktarabilmek için kendi eğitim kurumlarını kurmaya büyük özen göstermişlerdir. Dönmeler'in eğitim alanındaki üstatlarından biri daha önce kendisinden söz ettiğimiz Selanikli Şemsi Efendi'dir. Şemsi Efendi, kendi imkanlarıyla Selanik'te ilkokul seviyesinde bir eğitim kurumu kurmuştu. Kendisi de bir Dönme olan Ilgaz Zorlu'nun "Evet Ben Selanikliyim" adlı kitabında Şemsi Efendi ve okulu hakkında verdiği bazı bilgileri aktarmakta yarar görüyoruz: "Bu çabaların (yani Sabetaycı neslin eğitimi için verilen çabaların) hiç kuşkusuz ki en önemlisini o yılların aslında bilgin bir Kabbalisti (Kabbala yorumcusu) ve din adamı olan Şemsi Efendi (Şimon Zwi) yapmaktaydı. Cemaat gençlerinin ne denli bir sorunla karşı karşıya kaldığını gören Şemsi Efendi, bir müddet sonra kendi düşüncelerini Sabetaycı topluluk içinde duyurma çabasına girişti. Bu çaba bir anda o denli taraftar topladı ki insanlar adeta onun fikirlerine yapıştılar. Ancak kendisi tamamen kendi imkanları ile Selanik'te ilkokul seviyesinde bir kurumu da kurdu... Almış olduğu Batılı eğitimin etkisiyle bir süre sonra okulu Selanik'te önemli başarılar kazanmıştır. Atatürk de sadece cemaat üyesi kişilerin kabul edildiği bu okulda bir süre okumuş ve orada verilmeye çalışılan Batılı anlayıştan etkilenmiştir; bunu daha sonraki fikirlerinde de görmekteyiz."(25)

Dönmeler Selanik'teki eğitim kurumlarının yanı sıra İstanbul ve İzmir'de de önemli eğitim kurumları kurmuşlardır. Bunların başta geleni ise İstanbul'daki Feyziye Mektebi idi. Feyziye Mektebi'nin de temeli aslında Selanik'te atılmıştır. İlk olarak 1885'te Selanik'te Feyzi Sıbyan adıyla bir okul kuruldu. Balkan Harbi sırasında ekonomik krize giren bu okulu, Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra iş başına gelen hükümette Maliye Bakanı görevini alan Cavit Bey'in yardımları kurtarmıştır. Bir Maliye bakanının bu okulu kurtaracak yardımları ise devletin hazinesinden yaptığı şüphe götürmeyecek bir gerçekti. (Bu Cavit Bey daha sonra Atatürk tarafından idam ettirilmiştir). İstanbul'daki Feyziye Mektebi bugün Işık Lisesi adıyla faaliyetini sürdürmektedir. Feyziye Mektebi'nin ve onun yerine geçen Işık Lisesi'nin asıl amacı Dönmeler'in çocuklarının Müslümanların çocuklarına karışmalarını ve böylece gizli olarak sakladıkları Sabetaycı (gizli yahudi) inançlarını korumalarını sağlamaktı.

Bugün halen varlığını sürdüren Ulus Musevi Lisesi ise özellikle yahudilerin yani yahudiliklerini açığa vuran azınlığın çocuklarının okuduğu bir eğitim kurumudur.

Ekonomik Alanda Yahudiler ve Dönmeler
Türkiye yahudilerinin ve onların gizli kanatları durumundaki Dönmeler'in en çok ağırlık verdikleri alan ekonomik alandır. Bu alanda hem yahudiliklerini açığa vuranlar hem de bu kimliklerini gizleyerek "Dönmeler" kitlesi içinde yer alanlar etkin faaliyet içine girmişlerdir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde onlara bu sahada bazı kolaylıklar sağlandığını daha önce belirtmiştik.

Cumhuriyet döneminde ekonomik alanda önemli noktalara gelen yahudi ve Dönme kökenlilerin bazıları şunlardır:

Üzeyir Garih ve İshak Alaton: Alarko Holding'in ortakları. Her ikisi de yahudi kimliklerini açığa vuran kesimdendir. 1954'te küçük bir sermaye ile kurulan şirketleri Alarko Holding ise devletten aldığı ihalelerle bugün büyük bir dev firma haline gelmiştir. Garih - Alaton ikilisi aynı zamanda aşağıda sözünü edeceğimiz "500. Yıl Vakfı"nın kurucularındandır.

Alarko Holding'in başkanı Üzeyir Garih'in otuzdan fazla vakıf ve derneğe üye olduğu bizzat kendisiyle yapılan bir röportajda dile getirilmişti. Bu vakıf ve derneklerin tümü Türkiye'deki yönetimi etkileme, Türkiye-İsrail ilişkilerini güçlendirme, Türkiye'deki yahudi azınlığın çıkarlarını koruma, Türkiye'den İsrail'e menfaat sağlama gibi muhtelif lobi faaliyetleri yürütmektedir. Garih, Panorama adlı bir ekonomi dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda, üyesi olduğu kuruluşlar yoluyla bir çıkar elde edip etmediği sorulunca şu cevabı vermişti: "Tabii üyesi olduğum kuruluşlardan çıkarım var. Dernek yoluyla sesimi son merciye kadar duyururum" demişti. (26)

Jak Kamhi: Profilo Holding'in yönetim kurulu başkanı. Profilo Holding, Türkiye'nin beyaz eşya (buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vs. gibi ev aletleri) üreten en önemli sanayi kuruluşlarından biridir. Jak Kamhi aşağıda sözünü edeceğimiz 500. Yıl Vakfı'nın kurucu başkanıdır. Kamhi'nin aynı zamanda uluslararası siyonist teşkilat B'nai B'rith'e üye olduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilmiştir. Jak Kamhi, İktisadi Kalkınma Vakfı'nın da başkanıdır. Onun bu kuruluş vasıtasıyla da önemli lobi faaliyetlerinde bulunduğu bilinmektedir.

Haftalık 2000'e Doğru dergisi Kamhi'nin koruma görevlilerinin MOSSAD ajanı olduklarını iddia etmişti. Kamhi, Türkiye'deki yahudi lobiciliğinin başını çekenlerden biridir. O bu konuda bazı uluslararası oluşumlarla ve devlet yönetimleriyle olan irtibatını da çok iyi değerlendirmektedir. Kendisine eski Fransa cumhurbaşkanı François Mitterand tarafından Legion d'Honneur (Onur Madalyası) ve "Chevalier (şövalye)"lik payesi verilmiştir. Kamhi, Marie Claire dergisine yaptığı açıklamada: "İsrail'e karşı bağlılığım var" (27) ifadesini kullanmıştı.

Haftalık 2000'e Doğru dergisinin 28 Haziran 1992 tarihli sayısında çıkan bir habere göre Jak Kamhi'nin sahibi olduğu Profilo Holding Genelkurmay başkanlığına yeni bir elektronik haberleşme sistemi satma teklifinde bulundu. Ancak daha sonra bu sistemin MOSSAD tarafından da dinlenmeye müsait olduğu ortaya çıkınca teklif reddedildi. Jak Kamhi'nin oğlu Cefi Kamhi yahudi kimliklerini gizlemeyenlerin geleneklerini bozarak Meclis'e giren kişidir. Çünkü Dönmeler Meclis'e girerek ve devlet kadrolarında görev alarak yönetimde söz sahibi olma yollarına giderken yahudi kimliklerini gizlemeyenler genellikle ekonomik alanda kalarak lobi faaliyetleri yürütmeyi tercih etmektedirler. Cefi Kamhi bu geleneği bozarak bir dönem DYP listesinden parlamentoya girdi. Jak Kamhi'nin kardeşinin MOSSAD ajanı olduğu International Herald Tribune gazetesinin 24 Mayıs 1993 tarihli sayısında iddia edilmiştir. Jak Kamhi hakkında 1983 yılında toplu kaçakçılık yapma suçundan dava açılmıştı. Bunun sebebi ise onun sahip olduğu Tüpko adlı şirketin Türkiye'ye kaçak yollarla televizyon tüpü sokmasıydı.

Vitali Hakko: Vakko adlı konfeksiyon şirketinin sahibi Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük primler yapmıştır. Önceleri İstanbul'un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı'sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, şapka giyilmesini zorunlu kılan Şapka Kanunu çıktıktan sonra çıkardığı Has Şapka ile büyük gelirler elde etti. Vakko bugün Türkiye'nin en zengin konfeksiyon kuruluşları arasında yer almaktadır. Vakko'nun ürünlerini de daha çok zengin kesim giyebilmektedir. Çünkü lüks ve pahalı ürünler piyasaya sürdüğünden fakir ve orta tabakanın onun ürünlerini satın alması zor olmaktadır.

Bezmenler Ailesi: Bu aile Dönmeler kesimine mensuptur ve Türkiye'nin oldukça zengin ailelerinden biridir.

Eczacıbaşı Ailesi: Bu aile de Dönmeler'dendir. Türkiye'nin en büyük ilaç sanayi kuruluşu olan Eczacıbaşı İlaç Holding bu aileye aittir. Bu ailenin en tanınmış ismi ise Eczacıbaşı İlaç Holding'inin kurucularından olan Nejat Eczacıbaşı'dır. Nejat Eczacıbaşı da aşağıda sözünü edeceğimiz 500. Yıl Vakfı'nın kurucularındandır ve aynı zamanda uluslararası siyonist kuruluşlardan Bilderberg'in üyesidir.

Bunlar Türkiye'nin zengin tabakası içerisinde yer alan yahudi veya Dönme kökenlilerin sadece bir kısmını oluşturuyor. Biz sözü fazla uzatmamak içen özellikle büyük sanayi kuruluşlarının sahibi olanlardan söz etmekle yetinmek istedik. Ancak bu kişilerin Türkiye yönetiminin üzerinde önemli bir etkinliklerinin olduğunun bilinmesinde yarar görüyoruz.
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 15 Haz 2014 17:31

facebook
twitter
gplus

vakit bol olan baksın:
Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm-1
12 Haziran 2002 Çarşamba

Bugün yeryüzünde çok sayıda bağımsız devletin varlığına inanılmaktadır. Fakat bu devletlerin yöneticilerinin kendi ülkelerini ve halklarını ilgilendiren basit konularda bile kendi bağımsız iradeleriyle karar vermekte zorlandıklarını görürsünüz. Bir önemli husus da şudur: Bilindiği üzere çağımızda demokrasi adeta bütün insanlığa mal edilmiş bir "siyasi din" haline getirilmiştir. Hatta demokrasi çağımız siyasetinin a priorisi yani öncülüdür. Bu yüzden demokrasinin de, tıpkı aklın a priorileri gibi muhakemeden ve tartışmadan uzak tutulması gerektiğine inanılır. Oysa birçok ülkede halkın büyük bir çoğunluğunun seçtiği ve istediği kişiler bir türlü yönetime gelemezler. Bunlardan bazıları işin içine girdiğinde kendilerine sunulan demokrasinin sadece bir seraptan ibaret olduğunu fark ederler. Bazıları Cezayir'de olduğu gibi yönetime talip olurken kendilerini zindanda bulurlar. Bazıları da yönetime gelseler bile iktidara gelemezler. Siyaset meydanlarında prim yapmak için savunduklarına karşı en başta onların kullanıldığına şahit olursunuz. Bütün bunları görünce bir "derin devlet" gerçeği karşınıza çıkar. Aslında bu "derin devlet" gerçeği sadece lokal veya ulusal değildir. "Derin devlet" gerçeğinin global yönünün, lokal yönüne baskın olduğunu unutmayalım. Bu yüzden günümüz dünyasını karıştıran gizli ellerin sahiplerini tanımak için araştırma yapanlar bir "Dünya Derin Devleti"yle veya "Gizli Dünya Devleti"yle karşılaşmışlardır.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Amerika'da Bilderberg Grubu'nun yıllık toplantısı gerçekleştirildi. Bu toplantıyla birlikte söz konusu Gizli Dünya Devleti veya Dünya Derin Devleti konusu yeniden gündeme geldi. Ancak yapılan yorumlarda ağırlıklı olarak Bilderberg konusu öne çıktı. Oysa Bilderberg Grubu, yirminci yüzyıla damgasını vuran ve 21. yüzyılda da dünya üzerindeki sultasını daha da güçlendirme amacına yönelik yeni teoriler geliştiren karanlık ağın sadece bir organıdır.

Söz konusu karanlık ağla ilgili yorumlarda dikkat çeken bir şey de ağırlıklı olarak, emperyalizmin bu ağ üzerindeki etkisine ve rolüne dikkat çekilmesiyle yetinilmesidir. Bazı yorumcular, 20. yüzyılda hüküm süren emperyalizmin uluslararası siyonizmle ilgisine de dikkat çekiyorlar. Ama birçoklarında bu gerçek göz ardı ediliyor.

Siyonizm, 1897 Basel konferansıyla teşkilatlanmaya başlayan bir ideolojik oluşumdur. Yahudiler bu konferanstan önce de devlet yönetimleriyle irtibat kurarak birtakım siyasi oyunlar çeviriyorlardı. Ancak siyonist ideolojiye göre teşkilatlanmanın başlamasıyla birlikte bu işi tek merkezden ve daha organize bir şekilde yürütmeye başlamışlardır. Böylece güçlerini ve etkilerini daha da artırmışlardır.

Biz bu araştırmamızda siyonizm ve bu ideolojinin organik yapısı üzerinde durmayacağız. Ağırlıklı olarak yukarıda sözünü ettiğimiz Dünya Derin Devleti yahut Gizli Dünya Devleti, bu gizli devletin dünyanın her tarafına elini uzatan teşkilatları ve bu teşkilatlarla siyonistlerin irtibatları hakkında bilgiler vermeye çalışacağız.

Karanlık Bir Şer Örgütü: İlluminati Şebekesi
Yukarıda sözünü ettiğimiz Bilderberg Grubu, Illuminati şebekesinin bir organıdır. Ancak Illuminati şebekesi 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkarken, Bilderberg Grubu 1954'te ortaya çıkmıştır. Yani arada 177 yıllık bir zaman farkı var.

Temelinde "aydınlanma, ruşenilik, vahdet-i vücud felsefesi" gibi muhtelif felsefi akımların etkisi olduğu iddia edilen İlluminati hareketi, 1 Mayıs 1776'da Adam Weishaupt tarafından Almanya'nın Bavyera eyaletinde kurulmuştur. Daha doğrusu o tarihte bir Illuminati örgütlenmesi ortaya çıkmıştır. Weishaupt, Ingolstadt Üniversitesi'nde hukuk profesörü iken masonik eğilimlere merak sarmış ve bir gizli örgüt kurmuştur. 1779'a gelindiğinde Illuminati örgütünün 54 üyesi bulunuyordu ve Bavyera eyaletinin dört şehrinde teşkilatlanmıştı. Örgüt üyeleri ağırlıklı olarak masonik kimlikleri öne çıkarıyorlardı.

Almanya'daki din adamlarının hemen tamamı Illuminati şebekesine düşmandı. Bunun sebebi elbette onun, hıristiyanların değerleriyle alay eden, bu değerlere iğrenç bir şekilde saldıran Tapınak Şövalyeleri'nin devamı olduğunun tahmin edilmesiydi. Ayrıca Illuminati üyeleri zaman zaman yönetimi de hedef alan yayınlar yapıyorlardı. Bu yüzden 1784'te teşkilatlarına bir polis baskını gerçekleştirildi ve birçok üyeleri göz altına alındı. 22 Haziran 1784 tarihinde de Bavyera Elektörü bir ferman yayınlayarak Illuminati örgütünü tamamen kapattı. Örgütün üyelerinin çoğu tutuklandı. Başta lider Weishaupt olmak üzere birçok üyesi de ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Aynı ferman 1785 Ağustos'unda tekrarlandı ve böylece Bavyera'da sadece İlluminati değil, masonluk da silinmiş oldu.

Bavyera'da Illuminati ve masonluğun yasaklanmasının Avrupa ve Amerika'da ciddi bir etkisi oldu. Bayağı korku ve telaşa kapılan diğer ülkelerdeki masonlar kendilerine de yasak getirilmemesi için büyük bir gürültü kopardılar. Öyle ki ABD başkanı George Washington, tereddütlere kapılan Amerikalı masonlara güvence verme ihtiyacı duydu.

Bavyera'da yasaklanan Illuminati ve mason teşkilatları çok geçmeden yer altı örgütleriyle faaliyetlerini sürdürdü. Fakat bu kez Almanya dışına da uzanarak tüm Avrupa'da teşkilatlanmak için faaliyetlerini hızlandırmaya başladı. Örgütlenme çalışmalarını hızlandırmasında Johann Bode adlı bir masonun önemli katkıları oldu. Bazı kaynaklara göre Goethe, Mozart, Schiller ve Herder gibi birçok ünlü bu örgütün saflarına katılmışlardır.

Yeraltı teşkilatlarının yapılandırılmasında farklı isimler kullanıldı. Örneğin Fransız Devrim Kulübü ve Jacobin Kulübü Illuminati hareketinin devamını sağlamak için kurulmuş oluşumlardır. Bunlar asıl önemli faaliyetleri yer altından yürütüyor, ama masonluğun çok fazla murakabe altında olmadığı yerlerde salon toplantıları da düzenliyordu. Fakat bu toplantıları yine de halka açık değil, sadece üyelerin katılabildiği türden toplantılardı. Örneğin Jacobin Kulübü için tutulan salona 1300 üye katılıyordu. Tamamen üyelere mahsus ve gizli olarak düzenlenen bu toplantılara Fransa'nın en iyi eğitim görmüş ve en etkin kişileri katılırdı. Jacobin'lerin ideali, tüm kurumları ve krallığı ortadan kaldırarak adına "Yeni Dünya Düzeni" ya da "Evrensel Cumhuriyet" dedikleri bir düzen kurmaktı.

Illuminati, kelime olarak aydınlıkçılar veya aydınlananlar anlamına geliyor. Kök olarak İtalyanca'dır. Fransızca'da ışık anlamına gelen la lumière kelimesi de aynı kökten gelir. Birçok araştırmacının ortak tespitine göre fikri altyapısı ve temeli Tapınak Şövalyeleri'ne dayanıyor. Kuruluşundaki amacı Avrupa masonluğunu bir çatı altında birleştirmekti.

Illuminati'nin Temelini Oluşturan Tapınak Şövalyeleri
Illuminati şebekesinin fikri altyapısını oluşturan Tapınak Şövalyeleri orijinal adıyla "Tampliye Tarikatı" Haçlı seferleri sonrasında Kudüs'te kuruldu. Bu adı almalarının sebebi ise iddia edildiğine göre Kudüs kralının Süleyman mabedinin bulunduğunu ileri sürdükleri bölgeyi koruma görevini kendilerine vermesiymiş. Masonluğun da temel fikriyatını geliştiren Tapınak Şövalyeleri muhtelif adlarla varlığını sürdürmüştür. Bugün bu hareketin en çok tanınan kolu ise Sion Birliği'dir.

Sadece masonluğun değil siyonizm ideolojisinin fikriyatının geliştirilmesinde de rolleri olduğu bilinen Tapınak Şövalyeleri kısa zamanda büyük servetler elde etmişlerdir. Batı'nın yalnızca en büyük askeri gücü olmakla kalmayıp aynı zamanda en önemli tüccarları arasında ilk sıralarda yer aldılar. Tapınak Şövalyeleri hareketi bugünkü masonlar gibi gizliliğe büyük önem verirlerdi. İlginçtir ki Batı'ya ait olduğu sanılan bu örgütün mensupları Hz. İsa'yı yalancı peygamber olarak tanımlıyorlardı. Haça tükürmeyi, haçın üzerine basmayı ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret etmeyi adeta kutsal fiiller addediyorlardı. Bunun sebebi ise asıl fikir babalarının ve organizatörlerinin yahudi kökenli olmasıydı.

Bir ara siyasi otoritelerinin zayıflaması sebebiyle hıristiyanların dini değerlerine hakaret ve saldırı suçlamalarıyla yargı önüne çıkarıldılar ve bazıları ölüme mahkum edildiler. Ama daha sonra saklanmayı yani yer altına çekilmeyi başararak varlıklarını sürdürdüler.

Birçok araştırmacının ortak tespitine göre masonluk hareketinin temelini de bu Tapınak Şövalyeleri hareketi oluşturur. Her iki hareketin aynı simgeleri kullanmaları bu yöndeki kanaati desteklemektedir. Ayrıca Tapınak Şövalyeleri'nin hıristiyanların dini değerlerine hakaretten dolayı yargılanmalarından sonra yer altına girmelerinin ardından masonluk örgütleriyle ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Bu kanaati destekleyen muhtelif tarihi belgeler ve bilgiler de bulunmaktadır. Fakat mason kardeşler adıyla yeniden örgütlenirken biraz daha tedbirli hareket etmeyi tercih etmişlerdir. Bu kez hıristiyanların dini değerlerini aşağılayıcı tutum içine girmektense onları çok rahatsız etmeyecek hatta onların da kabul edebilecekleri bir fikri altyapı oluşturmaya özen göstermişlerdir. Ayrıca masonlukta gizliliğe önem vermiş, kendilerini çok fazla açığa vurmaktan sürekli kaçınmışlardır.

Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve Illuminati Şebekesi, Hepsi Aynı Kaynaktan Beslenmiştir
Illuminati şebekesini oluşturanlar ise hem masonluk hem de Tapınak Şövalyeleri hareketi ile irtibatı olan kişilerdi. Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve Illuminati Şebekesi'nin fikriyatlarını, tören biçimlerini, beyin yıkama metotlarını ve simgelerini bağımsız bir bakış açısıyla inceleyenler bunların hepsinin de aynı kaynaktan beslendikleri ve aynı amaca hizmet ettikleri üzerinde ittifak etmektedirler.

Illuminati şebekesinin Ortaçağ'daki siyonizm hareketi olarak nitelendirebileceğimiz Tapınak Şövalyeleri'nin diğer adıyla Tampliye tarikatının bir devamı olduğu konusunda fikir veren bazı bilgileri burada aktarmak istiyoruz:

Nesta H. Webster'in Secret Societies and Subversive Movements adlı çalışmasında ünlü büyücü ve okült uzmanı Cagliostro'nun Illuminati şebekesine katılması münasebetiyle düzenlenen tören hakkında şu notlar aktarılıyor: "İçi evrak dolu demir bir sandık açıldı. Töreni yöneten kişi sandıktan el yazması bir kitap aldı ve ilk sayfasını okudu: "Bizler, Tampliyelerin Büyük Üstadları..." sözlerini kanla yazılmış bir and izliyordu. Söz konusu bu kitap "İlluminizm"in aslında tüm monarşilere ve kiliseye karşı bir nifak olduğunu, ilk saldırının Fransa tahtına yöneleceğini ve Fransa'da krallığın çökertilmesinden sonra sıranın Roma'ya geleceğini belirtmekteydi." Burada vurgulanan hususlar gerçekten üzerinde durulması gereken şeylerdir: Birinci olarak: El yazması kitabın bir sandıkta saklanması ve törende oradan çıkarılması işlemini ele alalım. Sandık yahudi literatüründe özel bir mana taşımaktadır. Yahudilerin bu konudaki dini anlayışlarına temel teşkil eden hadiseye Kur'an-ı Kerim'de de işaret edilir. Talut ve Calut kıssasında Talut'un komutanlığının ilahi bir hükme dayandığını bildirmek için o dönemin peygamberinin verdiği bilgi hakkında şöyle buyurulur: "Peygamberleri onlara: "Onun hükümdarlığının belgesi, size, içinde Rabbinizden bir ferahlık ve Musa ailesiyle Harun ailesinin geriye bıraktıklarından arta kalanların bulunduğu ve meleklerin taşıdığı Tabut'un gelmesidir. Eğer iman ediyorsanız, bunda sizin için bir delil vardır" dedi." (Bakara, 2/248) Burada tabut ile kastedilen bir sandıktır. Yahudiler bu sandığın bugün hala dünyada dolaştığına inanırlar. O sandığın taşıdığı manayla irtibatlandırmak için de el yazması kutsal kitaplarını özel bir sandık içinde saklarlar. Dini törenlerinde kitaplarını bu sandıktan çıkarır, tören sonrasında yine özenle sandığa yerleştirirler. İkinci olarak: Kanla yazılan and üzerinde durmak gerekir. Kan sembolü, siyonizmde ve bu ideolojinin temelini oluşturan dini literatürde sıkça kullanılan bir semboldür. Ancak kanla ilgili semboller genellikle gizli tutulur. (Necip el-Kiylani'nin Yahudinin Kanlı Böreği adıyla Türkçe'ye tercüme edilen tarihi ve belgesel romanında, siyonizmin temelini oluşturan dini literatürdeki "kan" kutsamasına işaret eden önemli bilgiler ve belgeler mevcuttur.) Üzerinde durulması gereken üçüncü husus Illuminati'nin aslında kiliseye karşı olduğu hususudur. Tapınak Şövalyeleri de kiliseye karşı tavır alan ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret eden bir hareketti. Ama bu konuda izledikleri tutum tepkilere yol açınca ve birçok idam cezasına kapı açan yargılamalara sebep olunca söz konusu tarikat yer altına çekilmiş, ardından farklı bir yüzle ortaya çıkmıştı. Fakat bu farklı yüzünde hıristiyanların değerlerini hedef alan, bu değerlere hakaret anlamı içeren tavırlar pek dışa yansıtılmıyordu. Gerçekte ise bu konuda değişen bir şey yoktu. Aradaki tek fark bu düşmanlığın artık bir "nifak"a dönüşmesiydi ki bu husus da yukarıdaki notta vurgulanmaktadır. Dördüncü husus Illuminati'nin Avrupa'daki monarşilere karşı bir hareket olduğunun vurgulanmasıdır. Bu tutum özellikle entelektüel kesimin ilgi ve desteğinin kazanılmasının en önemli sebebiydi. Ne var ki entelektüel kesimde ortaya çıkan monarşi karşıtlığının Illuminati tarafından yönlendirilmesi, monarşik düzenlerin yerine geçecek yönetimlerin tek merkezden kontrol edilmesine ve bu kontrolün de Illuminati şebekesinin elinde olmasına fırsat verecekti. İlk doğuş yeri olan Bavyera'da yasaklanmasından sonra ağırlık merkezini Fransa'ya taşıyan Illuminati hareketinin bu ülkedeki monarşik düzene karşı çalışmalara ağırlık vermesi dikkat çekmektedir. Daha önce de söz ettiğimiz üzere, Illuminati'nin bir devamı durumundaki Jacobin Kulübü'nün üyeleri monarşik düzeni yıkıp yerine Yeni Dünya Düzeni yahut Evrensel Cumhuriyet olarak adlandırdıkları yeni bir yönetim getirmeyi bir ideal olarak görüyorlardı. 1785'te Almanya'dan kovulan Illuminati'nin Fransa'da bu çalışmaları hızlandırmasının üzerinden çok fazla zaman geçmeden 1789'da Fransız Devrimi'nin gerçekleşmesi bir tesadüf olmasa gerek.

Fransız Devrimini hazırlayan sebepleri ve gelişmeleri incelediğimizde çok ilginç şeylerle karşılaşırız. Bakın William T. Still'in New World Order adlı eserinde ne deniyor:

"1789 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İlluminatilerin tahıl piyasasında gerçekleştirdikleri manipulasyonlar sonucunda yapay bir buğday darlığı yaratıldı. Bu durum o denli geniş bir açlığa yol açtı ki, tüm ülke kısa zamanda ayaklandı. Olayların başını çeken kişi, Fransa Büyük Doğusu'nun Büyük Üstadı Orleans Dükü idi. İlluminatiler, halkın çektiği acıları bir araç olarak kullanarak yarattıkları huzursuz ortamın devrimci eylemlerine yararlı olacağını planlamışlardı. Gerçekten de, besin stoklarını bloke ederek ve Ulusal Meclis'te tüm reform girişimlerini engelleyerek, durumu iyice kötüleştirdiler ve halkı tam anlamıyla açlığa mahkum ettiler...

14 Temmuz günü Bastille yağmalandı. Özgür bırakılan tutuklu sayısı yalnızca yedi idi. Fransız tarihçiler bugün, eylemin asıl amacının Bastille'i yıkmak ve tutukluları kurtarmak olmadığını belirtiyorlar. Asıl amaç Bastille'de saklanan barut ve silâhları ele geçirmekti. Böylece silâhlanan Jakobenler, 22 Temmuz gününden başlayarak o güne dek eşi görülmemiş ve titizlikle planlanmış bir ihtilâl girişimini sahneye koydular. Bu dönem tarihte "Büyük Korku" diye adlandırılacaktır...

Öncelikle tüm ülkede eşzamanlı bir panik duygusu yaratıldı. Köyden köye, kentten kente giden atlılar, yurttaşlara "haydutların!" yaklaşmakta olduğunu ve kendilerini korumak istiyorlarsa silâha sarılmaları gerektiğini bildirdiler. Ayrıca, tüm bu olayların sorumlularının malikânelerde ve şatolarda gizlendikleri, bizzat kralın buraları ateşe vermelerini buyurduğu yurttaşlara söylendi. Fransa kralına bağlı olan halk bu emirlere uydu. Artık alevlerin denetlenmesi imkansızdı, yağma ve yıkım sürerken, anarşi gittikçe yaygınlaşıyordu...

Paris sokakları teröre teslim olmuştu...1793 Kasım'ında tüm Fransa'da rahiplerin öldürülmeye başlanması, dine karşı bir kampanyanın yürürlüğe girdiğini ortaya koyuyordu. Tüm mezarlıklara, İlluminatilerin ünlü sloganı olan "Ölüm Sonsuz Bir Uykudur" sözlerini içeren yazılar asılmaya başlandı. Paris'teki kiliselerde "Akıl Bayramları" adı altında eğlentiler düzenleniyor, fahişeler tanrıça gibi tahta çıkarılıyorlardı. Bu törenlerin bir adı da "Exoterion"du ve Weishaupt'un kaleme aldığı "Aşk Tanrıçasının Kutsanması" adlı bir şiiri örnek alıyorlardı...

Thomas Jefferson, üç yıl süren Fransa elçiliğinden 1791'de Amerika'ya geri döndüğünde, tüm bu kıyımı "ne güzel bir devrim" diye tanımlamış ve tüm dünyaya yayılmasını umut ettiğini yazmıştır. Jefferson, neredeyse tüm Fransa halkının Jakoben olduğuna inandığını açıklamıştır. Ona göre, bu büyük çoğunluk, ulusal iradeyi açıkça ortaya koymaktaydı...

1793 yılının sonlarına doğru, yeni devrim yönetimi sayıları yüz binlere ulaşan işsizlerle yüz yüze kaldı. Devrimin önderleri, sonradan bütün diktatörlerin taklit edeceği yeni bir "terör" projesini uygulamaya geçirdiler: Nüfus azaltılması

Amaç Fransa'nın yirmi beş milyona ulaşan nüfusunu on altı milyona indirmekti. Robespierre, nüfusun azaltılmasını kaçınılmaz buluyordu.

Nüfusun azaltılması ile görevli devrim komitesi üyeleri, gece gündüz harita başında her kentte kaç kellenin kopartılması gerektiğini hesaplıyorlardı. Devrim mahkemeleri kimlerin ölmesi gerektiğine karar veriyor ve sonu gelmez bir kurban sürüsü giyotinin yolunu tutuyordu. Yalnızca Nantes'de, bir gece içinde 500 kimsesiz çocuk kent mezbahasında öldürülüyor, 144 yoksul kadın nehre fırlatılıyordu."

Fransız Devrimi'nde masonların rolüne işaret amacıyla Nesta H. Webster de Secret Societies and Subversive Movements adlı eserinde şunları yazıyor: "1789 yılında krallığın yıkılması ile birlikte, 10 Ağustos gününden başlayarak üç renkli Fransız bayrağı devrimin kızıl bayrağı ile değiştirildi. "Yaşasın Kral Orleans" çığlıkları ile masonların "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" seslenişi sokakları kapladı."

İşte böyle bir devrim, dünyadaki kalabalık kitleleri yönlendiren medya organı tarafından yeni bir çağ açan, dünyayı demokrasi ile tanıştıran son derece önemli bir olay olarak lanse edilmiştir.

İlluminati Şebekesinde İhanetin Cezası Ölümdür
İlluminati adını ve üyelerini inanılmaz bir sır gibi saklayan ölümcül bir kuruluştur. Bugün hemen her ülkede mevcuttur. Özel eğitim, tören ve alt kültürlerden gelmeyenler İlluminati'ye kabul edilmezler. ABD başkanlarının pek çoğu İlluminati'den ya icazet alırlar ya da üyesidirler. İlluminati o kadar gizlidir ki, varlığından bile bahsedilmez. Bu gizli örgüte ihanet edenlerin cezası kayıtsız şartsız ölümdür. Illuminati'nin NATO ile veya Gladyo gibi yeraltı örgütleri ile de ilişkisi olduğu bilinmektedir. İnşallah bu ilişkiden ileride söz edeceğiz.

Irkçılığın Babası Cecil Rhodes ve Illuminati
19. yüzyılın ikinci yarısında Illuminati Şebekesi'nin en çok öne çıkan adı Cecil Rhodes adlı İngiliz siyasetçidir. Bu kişi Güney Afrika'yı tümüyle yerlilerin ellerinden alarak sömürgeciliğin kontrolüne sokan adamdır. Güney Afrika topraklarını aynı zamanda oldukça insafsızca yönetmiş ve çıkardığı fitnelerle yerli halktan pek çok insanın kırılmasına sebep olmuştur. Zaten Güney Afrika'yı sömürgecilerin kontrolüne sokmasındaki başarısı izlediği fitne politikalarından kaynaklanıyordu. İzlediği fitne politikasında seçtiği iki kabileyi birbirine düşürüyor, bu iki kabilenin fertleri iyice birbirlerini kırıncaya kadar hadisenin dışında kalmaya yahut bir yandan ateşin üzerine benzin dökmeye devam ediyordu. Her iki kabile de iyice zayıf düştükten sonra müdahale ediyor, "barış ve anlaşma" sağlama iddiasıyla her ikisini birden kontrolüne alıyordu. Bu amaçla: "Önce sorun çıkar, sonra çözüm öner" teorisini geliştirmişti. Irk ayrımı politikasının fikir babası da odur. Onun bu fikriyatı yüzünden Güney Afrika'nın yerlileri ve asıl sahipleri olan siyahlar yıllarca zulme, aşağılanmaya maruz kaldılar.

Rhodes, politik alanda bu oyunları çevirirken kendisi de Güney Afrika'nın bütün zenginliklerine kondu. Elmas kaynağı yönünden oldukça zengin olan Güney Afrika'nın elmas tarlalarını işleterek hayal edebileceğinin çok üstünde servete sahip oldu. Bugünkü Rhodesia adlı ülke de adını onun soyadından alır.

İşte bu Rhodes, 19. yüzyılın sonuna doğru Londra'da oldukça etkili bir faaliyet merkezi oluşturan Illuminati şebekesini devreye soktu. Bu şebekenin amacı ise dünyayı tek merkezden yönetmek, dolaylı sömürgeciliğin çengeline takılan devletlerin yöneticilerini yetiştirmek ve onlar vasıtasıyla bütün dünyaya kumanda etmekti. Bu amaçla Rhodes Bursları adıyla geleceğin yöneticisi olacak üniversite öğrencilerine yardım ve onların murakabe edilmesi amacıyla bir organizasyon oluşturdu.

Rhodes bursuyla okuyan öğrenciler diğerlerinden bayağı farklı kabul ediliyordu. Çünkü onlar belli bir amaç için hazırlanıyordu. Onlar ülkelerine döndüklerinde yönetim, ekonomi ve medya alanında önemli noktalara yerleşebilmek için çalışacaklardı. Bunun yanı sıra gittikleri yerlerde Illuminati şebekesinin temsilcisi olarak çalışacaklardı. Illuminati şebekesi onları ülkelerine döndüklerinde kendi gayretleriyle baş başa bırakmayacak hedeflenen noktalara yerleşmeleri için gerekli irtibatları kuracak, bu amaçla siyasi baskı gücünü kullanacaktı. Illuminati şebekesi Rhodes burslarıyla okuyan üniversite öğrencileri için aynı zamanda bir beyin yıkama mekanizması olarak çalışıyordu. Onları belirlenen amaçlara hizmet etmelerini sağlayacak fikirlerle donatmak için çabalıyordu. Kendilerine dünya hesapları açısından parlak bir gelecek hazırlamak isteyenler için de Rhodes bursları sadece bir eğitim bursunun yani maddi yardımın temin edilmesinden ibaret değildi. Bunun çok çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu yüzden maddi durumları iyi olan öğrenciler de bu Rhodes bursları organizasyonuyla irtibat kurmak için fırsatları değerlendiriyorlardı. Talep çok olduğu zaman da Rhodes burslarını koordine edenler açısından iş kolaylaşıyordu. Çünkü amaçlara uygun olanları seçme ve gerektiğinde aralarından eleme yapma imkanı doğuyordu.

Dünyadaki birçok önemli yönetici Rhodes burslarıyla üniversite tahsilini gerçekleştirmiştir. Bunlardan biri de ABD'de iki dönem başkan seçilen Bill Clinton'dur.

Cecil Rhodes, 1902'de ölürken tüm mal varlığının Rhodes bursları için kullanılmasını vasiyet etti.

Vitrinde Rhodes, Arkada Rothschild Ailesi
Buraya kadar verdiğimiz bilgilerden Illuminati şebekesinin etkili kılınmasında ve Rhodes bursları organizasyonunun oluşturulmasında Cecil Rhodes'in adının öne çıktığı anlaşılıyor. Fakat onun arkasında duranlar ve asıl işin sermayesini sağlayanlar farklıydı. O da Rothschild ailesi. Peki neyin nesidir bu aile? Bu aile bankacılık alanında tam anlamıyla bir saltanat oluşturmuş oldukça zengin bir aileydi. Fakat burada dikkatlerden kaçmaması gereken husus bu ailenin yahudi azınlığa mensup olduğudur. Bu aile maddi gücünü kullanarak siyasi alanda pek çok iş becermiştir. Hatta Hitler'le de yakın irtibatı olduğu bilinmektedir ki inşallah bu hususa ileride temas edeceğiz.

Yuvarlak Masa Teorisi
Illuminati şebekesinin temel amacı bütün dünyayı tek merkezden yönetebilmek için eli her tarafa uzanabilen bir ağ oluşturmaktı. Fakat bunun gerçekleşmesi için birbirleriyle irtibatlı birtakım alt mekanizmaların oluşturulmasına ihtiyaç vardı. İşte bundan dolayı bir Yuvarlak Masa (The Round Table) teorisi geliştirildi. Bu teoriye göre şekillendirilecek organlar, üstlendikleri görevlere göre kendi aralarında bir irtibat ağı kuracak, bilgi alış verişinde bulunacak ve dünya ülkelerini yönlendirecek politikalar geliştireceklerdi. Yuvarlak Masa organlarının elemanları kendi ülkelerinde etkili kişiler olacaklardı.

Yuvarlak Masa teorisi ilk olarak 1877'de John D. Rockefeller, Cecil Rhodes, John P. Morgan, Andrew Carnegie ve Mayer A. Rothschild'dan oluşan beşli tarafından ortaya atılmıştır. Bunların hepsi de Illuminati şebekesinin üyeleriydi ve üçü yani Rockefeller, Morgan ve Rothshild yahudi kökenliydi.

Yuvarlak Masa ve Birinci Dünya Savaşı
Yuvarlak Masa'nın seçkin üyeleri, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ülkelerindeki savaş komitelerinde önemli görevler üstlenmişlerdi. Bu kişiler siyaset sahnesinde, birbirlerine zıt ülkeleri temsil ediyor ama Yuvarlak Masa'da bir araya gelebiliyorlardı. Bu kişilerin savaşın şartlarını ve sebeplerini kendi elleriyle hazırladıkları, Birinci Dünya Savaşı'nın arkasında duran gerçeklerin altını kurcalama zahmetine katlanan araştırmacıların dikkatinden kaçmamıştır. Bu kişiler savaş esnasında da ülkelerinin savaş komitelerindeki üst görevlerini sürdürmüşlerdir.

Savaş sonrasında ortaya çıkan şartlar Illuminati şebekesinin hesap ve planlarına daha da uygundu. Savaşın ateşini yakan ve dört yıl boyunca üzerine gaz döken Yuvarlak Masa üyeleri, 1919'da Fransa'nın başkenti Paris yakınlarında Versailles Barış Konferansı'nda bir araya gelmiş ve savaş sonrası şartlarda dünyaya nasıl şekil verebileceklerini tartışıyorlardı. Bu toplantıda bir araya gelen Alfred Milner, Edward Mandel ve Bernard Baruch, Yuvarlak Masa'nın seçkin üyeleriydi ve zaten kendilerinin çıkardığı savaşın ortaya çıkardığı şartları değerlendirme konusunda görüş alış verişinde bulunuyorlardı. Bunlardan Alfred Milner, Yuvarlak Masa'nın lideriydi. Konferansa katılanların birçoğu, daha önce sözünü ettiğimiz ünlü banka hanedanı Rothschild ailesinin fertleri tarafından önerilmişti. Bu ailenin yahudi azınlığa mensup olduğunu daha önce belirtmiştik.

Filistin topraklarında bir yahudi devletinin kurulmasıyla ilgili politikaların geliştirilmesinde karanlık gizli örgütlerin önemli rolü olmuştur. Versailles Barış Konferansı'nda alınan kararların arasında da Filistin'de bir yahudi devleti kurulması vardı.

Hotel Majestic'te Yapılan Toplantı
Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapılan önemli bir toplantı da Paris'teki Hotel Majestic'te gerçekleştirilen toplantıdır. Bu toplantıda Yuvarlak Masa'nın bazı organlarının oluşturulmasıyla ilgili kararlar alındı. Bu kararlar doğrultusunda 1920'de Dış İlişkiler Komitesi, 1921'de de Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü kuruldu. Bu organların yönetiminde Rothschild ve Rockefeller aileleri her zaman söz sahibi olmuşlardır. Bu ailelerin her ikisi de yahudi azınlığa mensuptular. Rothschild ailesi Avrupa'daki, Rockefeller ailesi ise Amerika'daki yahudi azınlığın ileri gelenlerindendi.

Dış İlişkiler Komitesi (Council of Foreign Relations-CFR)
Dış İlişkiler Komitesi (CFR), Gizli Dünya Devleti'nin en önemli organlarından biridir ve Yuvarlak Masa teorisine göre şekillendirilmiş organizasyonların da eskilerindendir. Bu yüzden CFR üzerinde biraz ayrıntılı bir şekilde durmak gerekmektedir.

CFR, 21 Temmuz 1921'de New York'ta kuruldu. Kuruluşunda yahudi kökenli Walter Lippmann'ın önemli rolü olmuştur. Fakat bu oluşumun kurulmasıyla ilgili ilk karar daha önce de söylediğimiz üzere Birinci Dünya Savaşı sonrasında toplanan Versailles Barış Konferansı'nda alındı.

CFR, 2. Dünya Savaşı'nda çok önemli bir rol oynamıştır. Foreign Affairs adlı ünlü dergi bu örgütün yayın organıdır. Bu dergi vasıtasıyla dünya kamuoyu üzerinde bir politik yönlendirme yapmaya çalışmaktadır. Görünüşte CFR'nin çalışmalarının pek gizli olmadığı ileri sürülmektedir. Gerçekte ise diğer Gizli Dünya Devleti organları gibi son derece gizli çalışmaktadır. Ancak yönlendirme amaçlı faaliyetlerini dışa yansıtmakta ve bu yansıtma ile açıktan çalıştığı intibaı vermeye gayret etmektedir.

CFR'nin bugün finans, iletişim, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarında en etkin konumlarda bulunan 3500 civarında üyesinin olduğu sanılmaktadır. Özellikle Amerika'daki istihbarat örgütleri üzerinde oldukça güçlüdür. FBI, CIA, DIA, DEA ve başka istihbarat şefleri bu örgütün de elemanıdır ve CFR'nin ilkelerinden dışarı çıkamazlar.

Gizli Dünya Devleti'nde önemli etkinliği olan Rockefeller ailesinin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR'nin onursal başkanı olarak kabul edilmektedir.

ABD'nin eski başkanları Bill Clinton ve Jimmy Carter, Antony Lake, eski başkan yardımcısı ve son başkanlık seçimlerinde oğul Bush'un rakibi olan Al Gore, George Bush (baba ve oğul her ikisi de), oğul Bush'un başkan yardımcısı Dick Cheney, eski bakan Warren Christopher, Savunma bakanı Colin Powell, Les Aspin, eski CIA direktörü James Woolsey, yine CIA eski direktörü Robert Gates, ABD hava kuvvetlerinin eski sekreteri Donald Rice, ABD'nin eski Pakistan büyükelçisi Robert Oakley, ABD eski Dışişleri bakanı ve ayı zamanda bu ülkedeki yahudi lobisinin başını çeken Henry Kissenger, eski Savunma bakanları James Baker, Donald Ramsfeld ve Casper Weinberger, Jimmy Carter döneminin ulusal güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzezinski, baba George Bush döneminin ulusal güvenlik danışmanlarından general Brent Scowcroft, eski hazine bakanı Lloyd Bentsen, eski devlet bakanı George Shultz, eski ticaret bakanı Robert Mosbacher, ABD'li ünlü finansör ve para piyasalarında spekülasyonlar yaparak milyarlar kazanmasıyla tanınan, Soros Vakfı vasıtasıyla dünya ülkelerinin geleceği için Gizli Dünya Devleti'ne hizmet edecek yöneticiler yetiştirmeye çalışan yahudi kökenli George Soros ABD'nin CFR üyesi ünlülerinin başında gelir. Bu isimler ABD politikasında söz sahibi ya da geçmişte söz sahibi olmuş CFR üyesi ünlülerin sadece az bir kısmını teşkil etmektedir. CFR üyelerinin birçokları aynı zamanda Bilderberg ve/veya SBS üyesidirler.

CFR'nin Türkiye'den de üyeleri mevcuttur. Aydınlık gazetesinde yer alan bir yazıda Rahmi Koç'un CFR'nin Türkiye temsilcisi olduğu ve örgütün, Şubat 2001'de Koç Holding binasında Rahmi Koç'un ev sahipliğinde bir toplantı yaptığı ileri sürülmüştür.

Bilderberg
Gizli Dünya Devleti'nin ismi en çok duyulan organlarından biri Bilderberg'dir. Aslında Bildirberg, Illuminati şebekesinin emellerini gerçekleştirmek amacıyla geliştirdiği Yuvarlak Masa teorisine göre ortaya çıkarılmış bir oluşumdur. Fakat Illuminati şebekesinin ortaya çıkmasıysa Bilderberg'in kurulması arasında 177, Yuvarlak Masa teorisinin ortaya atılmasıyla arasında ise 77 yıl vardır. Yuvarlak Masa'nın en eski organlarından olan CFR'den ise 33 yıl sonra ortaya çıkmıştır.

Yukarıda üzerinde durduğumuz CFR'nin ağırlık merkezini Amerika oluşturuyordu. Bu yüzden Bilderberg, CFR ve öteki örgütlerin Avrupa ayağını ve etkinliğini teşkil etmek için Hollanda'da Oosterbeek şehrinde Bilderberg Oteli'nde 1954'te kurulmuştur. Kuruluşun gerçekleştirildiği otelin sahibi de Hollanda kralıydı. Örgüt de ilk toplantının gerçekleştirildiği otelin adını alarak Bilderberg Group (Bilderberg Grubu) diye adlandırılmıştır.

Bilderberg Grubu'nun kurucuları arasında Hollanda prensi Bernhard ve Polonyalı sosyolog Dr. Joseph Hieronim Retinger de vardır. Retinger, Bilderberg'in fikir babası olarak bilinir. Aynı zamanda CFR üyesidir. Bilderberg'in kuruluşunda, ABD istihbarat örgütlerinin, özellikle CIA'nin rolü olduğu çok iyi bilinmektedir. Prens Bernhard ise eski bir Nazi SS üyesidir. (Nazi SS'den ileride söz edeceğiz). 1937'de Hollanda prensesi ile evlenmiştir, ama Nazilerle olan yakın bağları çok iyi bilinmektedir.

Bilderberg'in kurucucuları arasında yer alan Prens Bernhard'ın Nazi SS üyesi olması konusu üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Fakat Hitler'in yükselişinde gizli ellerin rolü hakkında özel bir bölüm geleceğinden bu konunun ayrıntısına orada girmeyi tercih ediyoruz.

Bilderberg'in kuruluşunda zikrettiğimiz iki isim geçmekle birlikte asıl önemli rol oynayanlar ve finansörlük yapanlar Gizli Dünya Devleti organlarında ismi sıkça geçen Rothschild ailesidir. Bu çalışmada Amerikalı Rockefeller ailesi tarafından da desteklenmişlerdir.

Bilderberg, dünyanın yönetimi ve küreselleşme konusunda her yıl farklı ülkelerde toplantılar yapar. Toplantılar son derece gizli şartlarda ve özel ortamlarda yapılır. Toplantıları genellikle her yılın Mayıs ayının son haftasına denk gelmektedir. Katılanlar yaklaşık üç günlük toplantı süresince dış dünya ile bağlantılarını koparmak zorunda kalıyorlar.

Katılanlar toplantılarda neler konuşulduğu değil nelerin gündeme geldiği hakkında bile herhangi bir bilgi vermekten kaçınırlar. Örgütün üyesi olanların dışında hiçbir gazeteci veya yazar toplantıya alınmaz. Üye olanlar da dışarıya bir şey sızdırmazlar. Dolayısıyla medyanın toplantıların içeriği hakkında herhangi bir bilgi edinmesi mümkün değildir.

Toplantılarda gizlilik prensibinin eksiksiz uygulanabilmesi için dikkat edilen bazı hususları burada zikredelim: Grup her yıl yaptığı düzenli toplantılarda, toplantı yapılan otelin bütününü tutar ve bina güvenlik güçleri tarafından yakın korumaya alınır. Üç gün süren bu toplantılara üyelerin eşleri bile çağrılmaz. Toplantılarda not tutulması yasaktır. Katılanlardan konuşulanları dışarıya sızdırmayacakları üzere yemin alırlar. Şimdiye kadar düzenlenen toplantılara birçok yazar da katılmış ama bu kişiler katıldıkları toplantıların içeriği hakkında tek satır bile yazmamışlardır. Bu da gizlilik prensibine ne kadar sıkı bir şekilde bağlı kalındığı hakkında yeterince fikir vermektedir. Bu toplantıların ne derece büyük bir gizlilik içinde yürütüldüğünü grubun etkinliklerini araştıran Robert Eringer, "Bilderberg Group, The Global Manipulators" adlı kitabında dile getirir. Eringer, kitabın çalışma safhasında toplantılara muhtelif tarihlerde katılan dışişleri bakanlarına ve CIA'ye yazdığı mektuplara şaşırtıcı cevaplar alıyor. Gelen cevaplarda sorulara muhatap olan kişiler böyle bir grubun varlığını bilmediklerini belirtirler.

Örgütün "Spotlight" isimli bir dergisi yayınlanmaktadır.

ABD'li gizli örgüt ve CFR üyelerinin birçokları aynı zamanda Bilderberg üyesidir.

Aslında Bilderberg, CFR'nin çok daha gizli bir biçimde uluslararası boyuta yayılmış halidir. Amacı Yeni Dünya Düzeni'ni ve ABD-İngiltere hâkimiyetini ve emperyalizmini tüm dünyaya yaymaktır. Her yıl yapılan çok gizli ortamdaki toplantılarını hem CIA, hem de toplantının yapıldığı ülkenin istihbarat örgütü kontrol eder.

Bilderberg kararlarının devlet yöneticilerinin değiştirilmesinde de önemli rolü olduğuna inanılmaktadır. İngiltere'nin eski başbakanı Margaret Thatcher'ın yükselişi ve düşüşü buna örnek gösterilir. Thatcher'in 1975'te Bilderberg toplantılarına katılmasının ardından yıldızının biri birden parlaması, bu gelişmenin hemen ertesinde yapılan İngiltere genel seçimlerinde masonların desteğiyle başbakanlığa seçilmesi ve bu görevini 3 dönem üst üste sürdürmüş olması, birçoklarının ortak görüşüne göre Bilderberg kararlarıyla onun desteklenmesi sayesinde olmuştur. Daha sonra gözden düşmesinin ve yıldızının biri birden sönmesinin sebebinin de Bilderberg grubunun, İngiltere'deki kraliyet rejimine direnmesi taleplerine itiraz etmesi olduğu Jim Tucker adlı bir İngiliz gazeteci tarafından dile getiriliyor. Thatcher'in düşüşünden sonra Tony Blair'in yükselişe geçmesinde de Bilderberg'in önemli rol oynadığı tahmin ediliyor. Çünkü Blair de, Bilderberg toplantısına katılmasından sonra İngiltere başbakanlığına seçilmeyi başardı. ABD'nin son dönem başkanlarından Jimmy Carter, baba George Bush ve Bill Clinton'un iş başına gelmesinde Bilderberg kararlarının etkili olduğu konuyla ilgili araştırmalarda vurgulanmaktadır.

Bilderberg grubu üzerinde siyonistlerin sultası çoğunlukla açığa çıkarılmaz. Oysa işin gerçeğinde grubun karar mekanizmasında yer alanlar yahudilerdir. Hatta grubun asıl yönetim merkezinin Kudüs'te olduğunu iddia edenler vardır. Kudüs'te 70 hahamdan oluşan Sanhedrin grubunun baş hahamlarının örgüt hiyerarşisinin en üst noktasında bulunduğu bazı kaynaklarda vurgulanmaktadır. Bu konudaki bilgiler gizli tutulsa da Bilderberg'in Amerika'daki yahudi lobisinin en önemli örgütlerinden B'nai B'rith ile işbirliği içinde olduğu artık gizlenemeyecek kadar açıktır.

Bilderberg toplantılarının ana amacı dünya siyaseti üzerinde önceden programlamalar yapmak ve projeler geliştirmektir. Konuşulacak ve tartışılacak konular önceden tespit edilir. Ama bu tespiti örgüt hiyerarşisinin üst kademesinde yer alanlar yapar. Katılanlar ise sadece görüş beyan ederler. Fakat katılımcılar sayıca çok olduğundan görüş beyan etme süresi oldukça kısadır. Konuştuğu konuda uzman olanlara 5, uzman olmayanlara 3 dakika konuşma süresi tanınır. Süre kontrolü ışık sistemiyle yapıldığından kimse süresini aşma imkanı bulamaz. Buradan anladığımıza göre bu görüş beyan etme işi bir bakıma yeşillik olsun diye yapılmakta, karar mekanizmasında yine üst kademeyi oluşturanların sözleri birinci derecede etkili olmaktadır. Katılanlar ise siyaset sahnesinde ilerleyebilmek için kararları uygulama zorunluluğu duyduklarından kendilerinden isteneni yapma dışında bir seçenek bulamamaktadırlar. Alınan kararlar herhangi bir şekilde yazılı veya görsel kayda geçirilmez. Herkes kararları aklında tutmak ve yeri geldiğinde hatırlamak zorundadır.

Bilderberg toplantılarına katılan üst düzey devlet adamları alınan kararları, kendi ülkeleri aleyhine olsa da uygularlar.

Bilderberg Grubu zaman içinde üye sayısını bayağı artırmış ve etki alanını genişletmiştir. Zikrettiğimiz diğer gizli örgütlerle de işbirliği içinde olduğundan, güçlerini belli bir noktada birleştirmektedirler.

Bilderberg'in bugüne kadar düzenlenen toplantılarının iki tanesi Türkiye'de oldu. Bunların birincisi 1959'da İstanbul Çınar Otel'de ikincisi ise 1975'de Çeşme Altın Yunus tatil köyünde gerçekleştirildi.

Türkiye'de son 50 yıldır başa geçen ünlü politikacıların birçoğunun Bilderberg üyeleri arasında adları geçmektedir. Bazılarının bu toplantılara katıldığına dair medyaya yansımış bilgiler bulunmaktadır. Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel'in 1975'te Türkiye'de, Çeşme'de düzenlenen toplantıya katıldıkları bilinmektedir. Mesut Yılmaz 1990'da New York'ta düzenlenen toplantıya katılmıştır.

Yine Bilderberg çalışmalarıyla ilgili araştırmalarda geçtiğine göre 1995 toplantısına Meclis eski başkanı Hikmet Çetin, tanınmış akademisyen Prof. Dr. Şerif Mardin ve Cem Boyner, 1996 toplantısına eski bakanlardan Emre Gönensay ve Merkez Bankası başkanı Gazi Erçel, 1997 toplantısına eski bakan Vahit Halefoğlu, Sabah gazetesinin sahibi Dinç Bilgin, Enka Holding'ten Sinan Tara, Prof. Dr. Üstün Ergüder, 1998 toplantısına İktisadi Kalkınma Vakfı başkanı Meral Gezgin Eris, Koç Holding'ten Suna Kıraç, Özelleştirme İdaresi başkanı Uğur Bayar, emekli büyükelçi Gürbüz Aktan ve Dışişleri bakanı İsmail Cem, 1999 toplantısına Hürriyet gazetesinin Ankara temsilcisi Sedat Ergin, Merkez Bankası başkanı Gazi Erçel, TÜSİAD başkanı Erkut Yüceoğlu ve Koç Holding'ten Suna Kıraç, 2000 toplantısına Sosyal İşler Komisyonu üyesi ve dönemin NTV yöneticisi Nuri Çolakoğlu ve TÜSİAD üyesi Muharrem Kayhan, 2001 toplantısına Gazi Erçel, emekli büyükelçi Özdem Sanberk, 2002 toplantısına ise Dünya Bankası'ndan büyük ümit ve hesaplarla Türkiye'ye getirtilen Kemal Derviş ile birlikte birkaç kişilik bir ekip katıldı. Bunların dışında da katılanlar oldu tabii ki. İşadamı Selahattin Beyazıt'ın daimi üye sıfatıyla her sene katıldığı medya kaynaklarında belirtilmektedir. Onun dışında da birçok daimi üye bulunmaktadır.

Aydınlık gazetesinin yayınladığı bir listeye göre Bilderberg'in Türkiye üyeleri şu kişilerdir: Selahattin Beyazıt, Şarık Tara, Bülent Eczacıbaşı, Jak Kamhi, Sakıp Sabancı, Mehmet Emin Karamehmet, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Erdal İnönü, Mesut Yılmaz, Hikmet Çetin, İsmail Cem, İlter Türkmen, Kemal Derviş.

Fakat bu arada Bilderberg toplantısının kendi iç hiyerarşisi açısından daimi üyelik, üyelik ve herhangi bir toplantıya katılma arasında fark olduğunu hatırlatalım. Bununla birlikte toplantılara katılmak da grupla bir bağ kurmayı ve siyasi sahnede grubun kararlarına ters düşecek tutumdan kaçınmayı beraberinde getirir.

ABD'nin eski Dışişleri bakanı ve Amerika'daki yahudi lobisinin başını çeken Henry Kissinger, Gizli Dünya Devleti'nin diğer örgütleri gibi Bilderberg'in de üyesidir. Kendisinin Türkiye'deki "Dönmeler" kitlesinden olduğu ve aynı zamanda uluslararası güç merkezleriyle irtibatının bulunduğu bilinen eski büyükelçi Coşkun Kırca, Kissinger'in bu örgütlerdeki rolü hakkında şunları söylüyor: "Katılanların birçoğu zaten katılmadan önce kendi memleketlerinde o tür platformlara uygun görüşler dillendirmiş insanlardır ve önemli insanlardır. Bu toplantılar onların katılmasıyla önem kazanıyor. Mesela Henry Kissinger zaman zaman katıldı bu tür toplantılara ama Henry Kissinger bu toplantıların dışında da konuştuğu zaman zaten söylediklerine önem atfedilir... Dolayısıyla Henry Kissinger'in bu toplantılara katılması toplantılara önem katar."

Bu arada Bilderberg'in Türkiye'ye yönelik çalışmalarından Henry Kissinger'in sorumlu olduğunu hatırlatalım.

Trilateral Komisyon
Yuvarlak Masa teorisine göre şekillenen örgütlerden biri de Trilateral Komisyon (TR)'dur. Bu komisyon 1973'te her ikisi de yahudi olan David Rockefeller ve Zbigniew Brzezinski tarafından kurulmuş gizli bir örgüttür. Bu iki kişinin aynı zamanda CFR üyesi olduklarını hatırlatalım. Bu örgütün ortaya çıkmasında yukarıda sözünü ettiğimiz Bilderberg grubunun çalışmalarının önemli rolü olmuştur. Her ne kadar adresi, yeri, üyeleri belli ise de yaptığı aktivitelerin ardında gizli amaçlar ABD'li istihbarat örgütleri ve NATO'nun gizli özel savaş örgütleri bulunmaktadır. ABD başkanlarının ve Avrupa, Amerika ve Japonya'daki yönetici kadroların çoğu TR üyesidir.

Tüm dünyada TR, Bilderberg ve CFR birbirinin içine girmişlerdir. Birçok etkili yönetici bunların her üçüne birden üyedir. Örneğin Amerika'daki yahudi lobiciliğinin önde gelen ismi ve ABD'nin eski Dışişleri bakanı Henry Kissinger bunların her üçüne birden üyedir. Yine eski ABD başkanı Bill Clinton, CIA eski direktörü John Mark Deutsch, Savunma bakanlığı eski sekreteri Robert Strange McNamara, ABD'nin Japonya Büyükelçisi Walter Fritz Mondale, Hazine eski sekreteri Benjamin Nye gibi isimler de her üç teşkilata birden üyedir. Bilindiği kadarıyla her üçünün de üyesi olan 48 kişi vardır.

Bohemian Kulübü
Gizli Dünya Devleti'nin Amerika'daki karanlık şebekelerinden biri de Bohemian Grove (Bohemian Kulübü-BG)'dır. BG, 1880'lerde California'da kurulmuş bir cemiyettir. Üyeleri, törenleri ve faaliyetleri çok gizli tutulur. Merkezdeki çiftlik aynı anda yüzlerce kişinin hafta sonu toplantılarına katılabileceği niteliktedir. Her şehirde tapınakları vardır. Sembolleri Baykuş'tur. ABD'deki yahudi lobisinin en önemli isimlerinden olan ve ABD'nin eski Dışişleri bakanı Kissinger bu cemiyetin üyesidir. Eski başkan Ronald Reagan da bu cemiyetin üyeleri arasında yer alıyordu. Faaliyetleri her ne kadar gizli tutulsa da Bohemian Kulübü'nün SBS, Pilgrem Society, Rotary Club gibi masonik cemiyetlerle iç içe olduğu çok iyi bilinmektedir. İddialara göre Amerika'da bir istihbarat örgütünün başına getirilmenin şartı BG'den referans almaktır. BG üyeleri sadece devlet yönetiminde değil iktisadi kuruluşlarda da önemli ve kilit noktalara gelmişlerdir. Örneğin 1991'de Amerika'daki önemli iktisadi kuruluşlarda üst düzey yönetimlerde bulunan BG üyelerinin sayısı şöyleydi: Bank of America 7 direktör, Pacific Gas and Electric 5 direktör, AT-T 4 direktör, First Interstate Bank 4 direktör, McKesson Corporation 4 direktör, Ford Motors 4 direktör, General Motors 3 direktör, Pacific Bell Telephone 3 direktör. İstihbarat örgütlerinin başkanlarının veya üst düzey yöneticilerinin birçoğunun da BG ya da SBS üyesi olduğu kayıtlarda geçmektedir. Yeni Dünya Düzeni teorisinin şekillendirilmesinde BG'nin de SBS gibi önemli rolü olmuştur.

Skulls and Bones Society (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti- SBS)
Bugünkü Gizli Dünya Devleti'nin önemli karanlık örgütlerinden biri olan Skulls and Bones Society (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti- SBS)'nin temelinin 1832'de Amerika'da atıldığı tahmin edilmektedir. Fakat bu örgütün ortaya çıkmasında da Illuminati şebekesinin rolü olmuştur. Bazı tespitlere göre 1832'de ABD'ye İlluminati'nin bir uzantısı olarak William Russell ve Alphonso Taft tarafından getirilmiştir. Alphonso Taft, ABD başkanlığı yapan ve SBS üyesi olan William Howard Taft'ın babasıdır. Fakat bu örgütün 1882 öncesindeki çalışmaları çok fazla bilinmemektedir.

SBS'nin fikriyatı ve törenleri masonlarınkine çok benzemektedir. Beyin yıkama uygulamasının bir startı olarak inisiasyon töreni adı verilen bir tören uygulanır. Bu törende üyeliğe kabul edilen kişi çırılçıplak soyunup bir tabuta girer. Tabuttan çıktığında kendini yeniden doğmuş gibi kabul eder. Ondan sonra artık kafa yapısını SBS şebekesinin organizatörleri ve bu şebekenin dayandığı fikirler şekillendirir.

İşleyiş tarzı Illuminati şebekesinin işleyiş tarzından farklı değildir. Son derece gizli çalışır. Üyelerinin dışarıya bilgi sızdırmamasına büyük önem verilir.

SBS'ye üyelik ancak davetle mümkündür. Yani bir kimse kendi istese de örgütün içinden bir davet olmadan bu isteği dikkate alınmaz. Örgütü organize edenler özellikle seçtiklerini almak ve onları da önemli konumlara getirmek amacıyla bu sistemi uygulamaktadırlar. Bir kişinin örgüte kabul edilmesi için Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan olma şartı aranır. Bu şart WASP (White, Anglo-Sakson, Protestan) kısaltmasıyla ifade edilir.

SBS'nin son 150 yılda 2500'den fazla üyesi olmuştur. Bunların hepsi de Amerika'da kilit noktalara gelmişlerdir. Örgüte alınanların aile fertleri ve akrabaları da elit tabakadan kabul edilirler. Bugünkü ABD başkanı oğul Bush da onun babası da SBS üyesidir.

Örgütün merkezi Yale Üniversitesi'ndedir ve örgüte her yıl sadece 15 üye kabul edilmektedir.

SBS üyeliğine alınacaklarda protestan olma şartı aransa da örgütün fikriyatı Illuminati'nin fikriyatı ile aynıdır. Dolayısıyla SBS de masonik örgütlenmenin bir kanadı sayılır. Masonik örgütlenmeyi ise sadece masonluğun değil aynı zamanda siyonizmin fikri alt yapısını hazırlayan Tapınak Şövalyeleri, Malta Şövalyeleri ve Illuminati şebekesi ile birlikte değerlendirmek gerekir.

Amerika'da oldukça etkili olan SBS'nin mensupları toplumda hemen her yapıya girmiştir. Bunların içinde Beyaz Saray, Yüce Divan, medya, iş ve endüstri, federal banka sistemi, kanun yapıcı kurullar, mahkemeler vs. yer alır. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında Avrupa'daki Illuminati şebekesi gibi Amerika'daki SBS de önemli rol oynamıştır. Yeni Dünya Düzeni teorisinin geliştirilmesinde de en önemli rol oynayan organizasyonlardan biri bu örgüttür.

SBS'yi kesinlikle Illuminati şebekesinden ayrı düşünmemek gerekir. Bu ikisinin bir çalışma irtibatı ve koordinasyon içinde olduğunu rahatlıkla tahmin edebiliriz. Ayrıca şunu ifade edelim ki SBS üyelerinin tamamına yakını aynı zamanda Illuminati'nin Yuvarlak Masa teorisine göre oluşturulan Bilderberg ve Dış İlişkiler Komisyonu (CFR) gibi organlara üyedirler.

Hepsi Bu Kadar mı?
Aslında global alanda faaliyet gösteren gizli örgütlerin hepsinin bu kadar olmadığı sanılmaktadır. Bunlar sadece isimleri duyulmuş ve faaliyet yaptıklarından biraz haberdar olunmuş örgütler. Faaliyetlerinin içeriği ise bilinmiyor. Gizli örgütlerin ortaya çıkmamış olanlarının da bulunduğuna işaret eden eski büyükelçi İsmail Berdük Olgaçay'ın bu örgütlerin faaliyetleri ve etkileri hakkında dikkat çektiği hususlar gerçekten düşündürücü: "Gizli olmaları doğaları gereğidir. Şimdi diyelim ki orada Türkiye'deki bir parti hakkında herhangi bir karar alındı veya Apo'nun asılıp asılmaması konusunda bir karar alındı. Siz bunu nasıl açıklarsınız? Doğal olarak açıklayamaz ama uygulamak zorunda kalırsınız. Ve uygulamak zorundasınız."

Özellikle üçüncü dünya ülkelerinin bu tür platformlarda alınan kararları uygulamalarının zorunlu olduğuna vurgu yapan emekli büyükelçi "ya uygulanmazsa?" sorusuna şu cevabı veriyor: "Burada gaye sözü geçen hükümetlerin kendilerine yakın olan hükümetlere yaşama hakkı vermeleri kendilerine uzak olanlara ise yaşama hakkı vermemeleridir. Yani uygulanmama noktasında veya muhalefet noktasında şansınız yok, sizi her alanda sıkıştırırlar ve yaşama hakkı elinizden alınır."

Olgaçay'ın bu tespitine Kanada'da yayınlanan Toronto Star isimli gazetenin 30 Mayıs 1999 tarihli sayısında yer alan bir değerlendirme de önemli dayanak oluşturuyor. Gazetenin bir bilim adamına dayandırdığı tespiti şöyle: "Bilderberg çok güçlüdür. Aldığı her kararı istediği ulusa dayatma gücüne sahip. Dolayısıyla bir ülkeyi yükseltmesi de çöküntüye sevk etmesi de an meselesidir." Burada belki biraz abartma olabilir ama Bilderberg'in tek başına olmadığı Gizli Dünya Devleti'nin diğer organlarıyla işbirliği içinde çalıştıkları, bunların da çağımızın etkili ve güçlü ülkelerinin yöneticilerini bünyelerinde topladığı dikkate alınırsa konu biraz daha açıklık kazanır.
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 15 Haz 2014 17:31

facebook
twitter
gplus

Gizli Dünya Devleti ve Rockefeller Ailesi ile Rothschild Ailesi
Bu iki aileden daha önce çeşitli vesilelerle söz ettik. Burada her ikisi de yahudi olan bu iki aileden özel bir başlık altında ve ayrıntılı bir şekilde söz etmek istiyoruz. Çünkü bu ailelerin mensuplarının adları Gizli Dünya Devleti'nin örgütleriyle bağlantılı olarak sıkça geçmektedir.

19. yüzyılın büyük bir çoğunluğunda, bir Yahudi bankacılar ailesi olan Rothschild Ailesi, Avrupa'nın para marketlerini yönetti. Birçok Avrupa toplumu, borçlarını, savaş tazminatlarını ödemek veya barış projelerini finanse etmek için Rothschild'lardan para borçlandı. Ailenin ismi, yani Rothschild ismi, bir atalarının dükkanının işareti olarak kullandığı kırmızı bir kalkandan (a red shield, Almanca'da rothen schilde) gelmektedir.

Mayer Amschel Rothschild (1744-1812) aile servetinin kurucularından olmuştur. Almanya'da, Frankfurt-am-Main'deki yahudi bölgesinde doğmuştur. Bir tüccar oldu ve dövizcilik gibi birkaç bankacılık servisinde bulundu. Nadir madeni para uzmanı olan Mayer Amschel Rothschild pek çok zengin eve katılabilme imkanını elde etti. Özellikle de seçme hakkına sahip olan William of Hesse-Kassel'in evine girebilecek ayrıcalığa sahip olması önemliydi. Kısa sürede, seçme hakkına sahip bu şahsın başlıca ekonomik işleri ile uğraşmaya başladı. Mayer Amschel Rothschild 5 oğlunu da aile işinde çalışmak üzere yetiştirdi.

Rothschild'lar uluslararası bankacılar olarak ün kazanmalarını, Napolyon Savaşları'na borçludurlar. Mayer Amschel'in üçüncü oğlu Nathan Mayer (1777-1836), 1800 civarlarında İngiltere'ye gitti ve Napolyon'un kuşatması sırasında İngiltere için eşyalar kaçırdı. Kardeşlerinin yardımı ile, Nathan Mayer ayrıca İspanya'daki İngiliz ordusunu finanse etmek amacıyla Fransa'dan altın da taşıdı. Bu çabaları, Nathan'a İngiliz hazinesinin temsilcisi unvanını kazandırdı. Savaşın sonunda, Rothschild Ailesi Fransa ve Avusturya'ya borç vermekle yükümlüydü.

Nathan'ın erkek kardeşi Jacob ya da James (1792-1868), Fransa'nın başkenti Paris'te bir banka kurdu.Onun kardeşi Salamon Mayer ise (1774-1855) Avusturya'nın başkenti Viyana'da bir banka kurdu. Bir diğer erkek kardeş Karl Mayer (1788-1855) İtalya'nın Naples şehrinde bir başka banka kurdu ama tutunamadı ve 1861 civarında kapattı. En yaşlı kardeş Amschel Mayer (1773-1855), Frankfurt'taki ekonomik işlerden sorumlu olarak kaldı.

Rothschild Ailesi, Avrupa ve Amerika'da tren yollarını finanse etti ve ABD'de isteyenlere borç alma imkanı sağladı. Nathan Mayer'in oğlu Lionel Nathan (1808-79) 1875'te Süveyş Kanalı'nın kontrolünü satın alması için Başbakan Benjamin Disraeli tarafından kullanılmak üzere İngiltere'ye borç verdi. Lionel Nathan İngiliz Meclisi'ne seçilen ilk Yahudiydi ve onun oğlu Nathan Mayer (1840-1915) ilk Baron Rothschild oldu.

Rothschild'lar birçok onur ve unvan elde ettiler. İngiliz ve Fransız ailelerinin üyeleri olanlar ise kendilerini bilim adamları ve hayırsever olarak tanıtmışlardır.

Rothschild ailesinin 2000'li yıllara üç trilyon dolar sermaye ile girdiği tahmin edilmektedir.

Bütün bu bilgilerden anlaşıldığı üzere bu aile faiz prangasını kullanarak hem siyasi yönetimleri kendilerine bağlamış, hem de bu yolla büyük gelirler elde etmiş, servetlerine servet katmışlardır. Tabii servetlerini katlamalarına paralel olarak yönetimler üzerindeki etkileri ve güçleri de artmıştır. İşte bu etki ve güçlerini kullanarak, başta Illuminati şebekesi olmak üzere destekledikleri bütün karanlık teşkilatların ve masonik örgütlerin elemanlarının istedikleri yerlere gelmelerini sağlamışlardır. Onların bu etkinlikleri de kendilerine siyaset meydanında "parlak" bir gelecek hazırlama hayalleri yapanların onların ağlarına düşmelerini kolaylaştırmıştır.

Rockefeller ailesi, Amerika'daki yahudi lobisinin başını çeken bir ailedir. Bu aile de Rothschild ailesi gibi başlangıçta banka ve finansman işine ağırlık verdi. Bu yüzden Amerika'da yıllardan beridir para piyasalarında saltanat sürmektedirler. Hatta Amerika'da sermaye alanında 150 yılı aşan bir Rockefeller hanedanlığından söz edilir. Fakat sadece finans ve para piyasasında kalmamışlardır. Petrolden endüstriye çok geniş bir alana yayılmış ve oldukça güçlü bir sermayenin sahibi olmuşlardır. Özellikle petrol alanında tam bir dev ve tröst haline gelmişlerdir ve Amerika'nın en önemli petrol şirketleri onların elindedir.

Ailenin Rockefeller Vakfı adıyla bir vakıfları da bulunmaktadır. Bu vakfın amacı da Illuminati ve Yuvarlak Masa şebekesinin ağına düşecek yöneticiler yetiştirmek amacıyla üniversite çağındaki öğrencilere burs temin etmektir. İsmi daha önce birkaç kez geçen yahudi Henry Kissinger bu vakfın danışmanlarındandır. Kissinger'in Rockefeller ailesiyle danışmanlığın ötesinde oldukça derin ilişkileri bulunmaktadır. Bu yüzden birçok çalışmalarında ortaktırlar. Rockefeller Vakfı aynı zamanda Beyaz Saray'a strateji üreten bir tink tank kuruluşu gibi çalışmaktadır. Bu çalışmasının asıl amacı ise ABD'nin politikasına yön vermektir. Bu vakıf Türkiye'de yönetimde üst kademelere kadar gelmiş bazı kişilere de burs vermiştir.

Chase Manhattan Bank (CMB), Rockefeller ailesinin finans kurumlarından biridir. Adında geçen Manhattan, New York'ta yahudilerin oldukça yoğun oldukları adanın adıdır. Bu bankanın şah dönemi İran'da çeşitli yatırımları bulunuyordu. Uluslararası Temel Endüstri Ortaklığı (IBEC) ailenin bir ferdi olan Nelson Rockefeller tarafından kurulmuştur. Aileye ait şirketlerin Suudi Arabistan'da birçok yatırımı bulunmaktadır. Suud petrollerine hakim durumdaki ünlü ARAMCO şirketinin hisseleri Rockefeller ailesine ait dört şirket arasında paylaştırılmıştır. Bunlar da Texaco, New Jersey Oil, Socony Vacum ve California Standart Oil şirketleridir. Bu dört şirket 1944'te bir araya gelerek ARAMCO'yu kurmuşlardır.

Merkezi Londra'da bulunan Harts Horn J. E. Oil Company es and Goverments'ın yayınladığı istatistiklere göre Ortadoğu petrollerinin % 99'u yedi büyük petrol şirketinin kontrolü altındadır. Bu şirketlerin beşi yahudi Rockefeller ailesine aittir. Geriye kalan iki şirketten Shell'in sahibi Marcus Samuel ve Royal Dutch'ın sahibi Wiliam Detending de yahudidir.

Ünlü American International Corporation (AIC)'ın ortaklarından biri de Rockefeller ailesidir. Ailenin Avrupa'daki bazı bankalarla da iş bağlantısı olduğu bilinmektedir.

Daha önce sözünü ettiğimiz Yuvarlak Masa teorisine göre oluşturulmuş olan Trilateral Komisyon'un fikir babalığını da Rockefeller ailesine mensup David Rockefeller ve yine bir yahudi olan Zbigniew Brzezinski yapmıştır.

David Rockefeller'in tek marifeti zikrettiğimiz komisyonun fikir babalığını yapmak değildir. Hıristiyan ve Yahudi Milli Konferansı'na üyedir. Komünizmin çöküş merhalesinde yahudi sermayesinin Sovyetler Birliği'nden ayrılan ülkelere kazık çakmasında önemli rol oynamıştır. Bunda Sovyetler'deki komünistlerle eski dostluğunun önemli rolü olmuştur. Yukarıda sözünü ettiğimiz global gizli örgütlerin tümünde Henry Kissinger'den çok daha fazla etkinliği vardır. CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon'un her üçünün de birinci derecede David Rockefeller'in kontrolünde olduğu bu örgütlerle yakından ilgilenenlerin çoğunda oluşan yaygın bir kanaat. Hatta bu üç örgütün kralının David Rockefeller, baş danışmanının da Henry Kissinger olduğuna inanılmaktadır. Her ikisi de yahudi ve her ikisi de Amerika'daki yahudi lobisinin başını çekenlerden. Bu üç büyük örgütün kendi iç hiyerarşisinde merkezde bulunan kişiye "boğanın gözü" denmektedir ve hali hazırda "boğanın gözü"nün David Rockefeller olduğuna inanılır.

Hitler'in Yükselişinde Gizli Ellerin Rolü
Siyonistlerin Hitler sömürüsü bugün hala sürmektedir. Aslında bu işin arkasında duran gerçek nispeten gün yüzüne çıkmıştır. Ama ne yazık ki, gizli eller bu gerçeklerin yazılmasına ve konuşulmasına pek fırsat vermek istemiyorlar. Biz Hitler ve Nazizm gerçeğini de biraz tahlil etmek istiyoruz.

Her şeyden önce Hitler'in yükselişi ve Almanya'da yönetimi ele geçirmesi bir tesadüfün eseri değildir. 1919'da Paris yakınlarında gerçekleştirilen Versailles Barış Konferansı'nda Almanya, ödemesi mümkün olmayan tazminatlara mahkum edildi. Bu tazminat kararlarını alanların başında gelenler ise Illuminati şebekesinin organı durumundaki Yuvarlak Masa üyeleriydi. Bu karar Almanya'yı ciddi bir ekonomik çöküşe sürükledi. Zaten amaçlanan da buydu. İşte bu ekonomik çöküş, Hitler'in bir kurtarıcı gibi yükselmesi için şartları hazırladı.

Nazizmin siyasi mekanizması durumundaki Nasyonal (Ulusal) Sosyalist Parti, Almanya'da ilk ortaya çıktığında pek tanınmıyordu. Fakat ülkenin tanınmış sanayicilerinin bu partiye girmesiyle birlikte biri birden tanınmaya ve yıldızı parlamaya başladı. Krupp, I. G. Farben ve diğer bazı yahudi şirketlerinin sahipleri 1929'da bu partiye girdi. Bunların partiye girmeleri ani bir kararla ve hızla gerçekleşmişti. Bu kişiler Hitler'in parti içinde yükselmesinde önemli rol oynadılar. Bunun için her türlü maddi yardımı yaptılar.

Sadece sanayiciler değil yahudi bankerler de Hitler'e istediği yardımı yapıyorlardı. Uluslararası alanda faaliyet gösteren yahudi banker Warburg, Amerika'nın ünlü yahudi ailesi Rockefeller adına Hitler'le irtibat kurarak yardım teklifinde bulundu. Henry Coston, La Haute Finance et Les Revolutions adlı eserinde Warburg'un Hitler'le bağlantı kurması ve desteği hakkında şu bilgileri veriyor: "Warburg, Almanya'ya geldiğinde Hitler'in danışmanlarıyla görüşmeler yaptı. Temsil ettiği Amerikalı finansörler adına Führer'e başa geçmesi için 10 milyon dolar vaat etti. Hitler, Wall Street'teki koruyucularıyla devamlı mektuplaşıyordu: 'Hareketimiz Almanya'da büyük bir hızla gelişiyor. Bana gönderdiğiniz para bitti. Bir dahaki sefere ne kadar alabileceğimi bana bildirmenizi önemle rica ederim.' Hitler. Hitler'in bu ricası yahudi bankerler tarafından karşılıksız bırakılmadı. Yapılan kısa bir toplantıdan sonra Nazilere 15 milyon dolarlık yeni bir yardımın yine Warburg aracılığıyla ulaştırılması kararlaştırıldı."

Hitler'e maddi yardım yapanlardan biri de yine yahudi banker ailelerden ve Royal Dutch Shell şirketinin sahibi Samuel ailesiydi.

Hitler'in yahudi para babalarıyla ilişkisine dair bilgileri çok fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Ancak bu konuda özel bir araştırmaya yetecek kadar bilgi olduğunu hatırlatmakta yarar görüyoruz.

Yukarıda üzerinde durduğumuz ve Gizli Dünya Devleti'nin en önemli organlarından biri durumundaki Bilderberg'in kuruluşunda birinci derecede rol oynayan Hollanda prensi Bernhard'ın aynı zamanda Nazi SS örgütünün üyelerinden olduğunu daha önce belirtmiştik. SS, Koruyucu Kademe anlamına gelen Schutz Staffel isimlendirmesinin kısaltmasıdır. Hitler, bu özel birliği 1925'te kendisinin korunması için kurdurmuştu. Başlangıçta küçük bir örgüt olan bu birliğin, Nazilerin iktidara geldiği 1933'te 50 bin kişilik mensubu oldu. Böylece büyük bir ordu haline geldi. Daha çok ordu disiplininde çalışıyordu. Başına geçirilen Heinrich Himmler ise fanatik bir ırkçı olarak tanınıyordu. İlginçtir ki Himmler'in baş yardımcılığına da yahudi kökenli Reinhard Heydrich getirilmişti. Nazilerin hüküm sürdüğü bölgelerdeki Yahudileri göçe zorlama veya ikna etme görevini de SS'ler üstlenmişti. "Yahudi Sorunu" olarak isimlendirilen, gerçekte ise yahudileri göçe zorlamayı amaçlayan programı uygulama işiyle ise adı geçen Reinhard Heydrich ile Adolf Eichman adlı ikinci bir yahudi ilgileniyordu.

Hitler'in hüküm sürdüğü bölgelerde estirdiği anti-semitist (yani yahudi karşıtı) terör Filistin topraklarına yahudi göçünü son derece hızlandırmıştır. Öyle ki 1917'de İngilizlerin Filistin topraklarını işgal etmelerinden itibaren yapılan onca teşvike rağmen 1933'e kadar gerçekleşen göçlerle birlikte Filistin topraklarındaki yahudi nüfusun sayısı 150 bini geçmemiştir. Ama Hitler'in 1933'te iktidarı ele geçirmesinden sonra anti-semitist terör estirmesiyle birlikte yahudiler çekirge sürüleri gibi Filistin'e akın etmeye başlamışlardır. Çünkü Hitler'in adamları birkaç yahudiyi öldürüp kamyonetlerin arkasına atarak yahudilerin yoğun olduğu mahallelerde dolaşarak: "Buraları terk etmezseniz sizin sonunuz da böyle olacak" diye ilanlar yayınlıyorlardı. Hitler'in adamları yahudileri sadece tehdit yoluyla değil ikna yoluyla da göçe yöneltiyorlardı. Fırınlama, binlerce insanın kitleler halinde katledildiği iddiaları ise siyonistlerin yıllardan beridir sömürü aracı olarak kullandıkları efsanelerden ibarettir. Hitler terörü sebebiyle yahudilerin Filistin topraklarına akın etmesi neticesinde II. Dünya Savaşı'nın sona erdiği 1945'e gelindiğinde Filistin topraklarındaki yahudi nüfusun sayısı 800 bine ulaşmıştı. Böylece Filistin'de bir "İsrail" devletinin kurulması için yeterli insan potansiyeli oluşmuş oluyordu. Zaten Hitler'in görevi de işte bunu sağlamaktı. Hitler'in görevini tamamlamasından sonra defteri de dürüldü. II. Dünya Savaşı'ndan büyük bir yenilgiyle çıkan Hitler kurtuluşu intiharda buldu.

Gizli Dünya Devleti'nin Para Tuzakları: IMF ve Dünya Bankası
Bu iki kuruluş, Gizli Dünya Devleti'nin özel fitne politikalarıyla ve oyunlarıyla çıkarılan II. Dünya Savaşı'nın getirdiği ortamdan yararlanılarak kurulmuş para tuzaklarıdır. Bu kurumlardan tarih boyunca sürekli zayıf devletleri borç batağına sokmak, borç yoluyla ayaklarına pranga vurmak, verilen borç karşılığında siyonistlerin kontrolündeki finans kurumlarına faiz geliri sağlamak, bütün bunlara rağmen yine de verilen kredi karşılığında dolaylı sömürgeciliğe esir edilen ülkelere belli politikaları zorla kabul ettirebilmek için yararlanılmıştır. Biz burada bu iki tuzaktan biraz daha ayrıntılı olarak söz etmek istiyoruz.

IMF (Uluslararası Para Fonu)
Kuruluşu, II. Dünya Savaşı'nın bitmesinin hemen ardından yani 1945'te gerçekleştirilmiştir. 1-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında ABD'nin New Hampshire eyaletinin Bretton kasabasında 44 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen konferansta alınan karar doğrultusunda 27 Aralık 1945 tarihinde kuruluşu resmen ilan edilmiştir. Kuruluşa merkez olarak Washington DC seçilmiştir. Kuruluşta ilk başkan olarak da Belçikalı Camilla Gutt seçilmiştir. Üyelikte zorlayıcı kriterler aranmadığı için ve bu teşkilattan kredi alınabilmesi için üyelik şart koşulduğundan üye ülke sayısı hızla artmıştır. Bugün 182 ülke bu teşkilata üyedir.

Üye ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılası, ortalama rezervleri, cari dış ödemelerinin yıllık ortalaması gibi parametreler esas alınarak hesaplanan üyelik payları vardır. Bu üyelik payına 'kota' denir. Kotalar, üye ülkelerin IMF'deki oy gücünün, kuruluştan yararlanabileceği mali imkanın miktarının ve tahsis edilecek Özel Çekme Hakkı (SDR) miktarının belirlenmesinde tek ölçü olarak kullanılır. Üye ülkelere şartlar gereği özel bir imkan tanınmaz ama acil ve önemli durumlarda kotasının sadece üç katı tutarında IMF kaynağı alabilir. IMF'e üye her ülkenin toplamdaki oy oranları ve yüzdeleri eşit değildir. Amerika'nın toplamdaki oy oranı % 17.35 Türkiye'nin toplamdaki oy oranı % 0.49, Rusya'nın % 2.79, Çin'in ise % 2.20'dir. Buradan da görüleceği üzere ABD'nin karar mekanizmasındaki oy hakkı Türkiye'nin hakkının 35 katıdır. Kaldı ki ABD'nin oyun ötesinde birtakım yaptırım ve engelleme imkanları da bulunmaktadır.

Kurumun örgütlenmesinde IMF başkanı ve kurumun kararlarının alındığı iki merkez vardır: Guvernörler Kurulu ve İcra Direktörleri Kurulu. IMF nezdinde başta ABD olmak üzere, Avrupa Birliğine üye gelişmiş ülkelerce onaylanmayan hiçbir karar alınmadığı gibi IMF'ce alınacak olan her karar, bu gelişmiş ülkelerin menfaati ve siyasi beklentileri doğrultusunda olmak zorundadır. Ülkelerin sunduğu programlar 1-2 yılı kapsarsa stand-by düzenlemesi, 3-4 yılı kapsarsa süresi uzatılmış düzenleme olarak adlandırılır.

IMF'in mali imkanlarını kullanmak isteyen ülkelerin, istek ve önerileri dikkate alarak veya IMF dayatması doğrultusunda hazırladıkları ekonomik istikrar programı diğer adıyla 'Niyet Mektubu' İcra Direktörleri ve Guvernörler Kurulu'nun onayına sunulur. ABD Başkanı Eisonhower döneminde ekonomik işlerden sorumlu Dışişleri bakan yardımcısı Douglas Millon'un ABD Kongre Bankacılık ve Para Komisyonu'nda 4 Mart 1959'da yaptığı konuşmada sarf ettiği sözler IMF'in siyasi ve ekonomik politikaları geri kalmış ülkelere kabul ettirme konusunda ne derece etkili olduğu hakkında bazı ip uçları içermektedir: "Uluslararası bir kuruluş olarak Para Fonu'nun bağımsız hükümetlere mali konularda fikir vermesi ve/veya yardım karşılığında bazı konularda ısrar etmesi gelişmiş ülkelerin hükümetlerinin aynı şeyi yapmalarından daha önemlidir. Bu nokta son derece önemlidir. Para ve maliye gibi hassas konularda hükümetler, nesnel yansız ve yetenekli bir uluslararası kuruluşun görüşlerini ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir diğer hükümetin görüşlerine yeğlerler"

IMF'in politikası hakkında, J.Marcus Fleming, The International Monetary Fund adlı eserinde şu özlü bilgileri vermektedir: "IMF, güçlü ve zengin ülkelere döviz kurlarını desteklemek amacıyla büyük yardımlar sağlarken, bu ülkelerin döviz kurlarının ve ticaret politikalarının belirlenmesinde etkili bir rol oynayamaz. Fon'un uluslararası spekülasyonlardan kaynaklanan krizlerdeki çaresizliği ve uluslararası bir kuruluş olmasına rağmen kendi politikalarını üçüncü dünya ülkeleri dışındaki ülkelere dikte ettirememesi son derece ilginçtir."

IMF'in görünen yüzü ile gizlenen yüzü oldukça farklıdır. Kamuoyu IMF'i "çok zengin sermayeli bir banka ve dünya çapında bir finans kurumu" şeklinde tanımaktadır. Oysa IMF'in asıl işlevi ve özelliği "aracı kefalet kurumu, tefeci ve komisyoncu" olmasıdır. Bu işi de ağırlıklı olarak aşağıda tanıtacağımız Dünya Bankası'nın veya Amerika'daki siyonist lobiye mensup kişilerin elindeki finans kurumlarının kasalarını kullanarak yapar. Böylece hem geri kalmış ülkelerin yönetimlerinin ayaklarına pranga takmış ve onları Gizli Dünya Devleti'nin güdümüne sokmuş hem de yahudi sermaye sahiplerinin paralarının işlemesini, onların büyük miktarlarda faiz gelirleri kazanmalarını sağlamış olur.

IMF'nin kredi sağlama konusunda izlediği metot da yeterince bilinmemektedir. Sürekli "kredi aldık, kredi verdi" ibareleri kullanıldığından insanların zihinlerinde, açıklanan rakamlara tekabül eden miktarlarda paranın kredi alan devletin hazinesine aktarıldığı şeklinde bir kanaat oluşmaktadır. Oysa IMF'in yaptığı sadece kalem oynatmaktan ve kağıt karalamaktan ibarettir. Bunun karşılığında muhatap devlet adına belirlenen miktarda para, IMF yetkilileri tarafından kabul edilen resmi veya özerk kurumların hesaplarına, yine belirlenen amaçlar doğrultusunda kullanılmak şartıyla aktarılır. Bu yüzden de bazen haberlerde "kredi alındı, alınacak" ifadesi yerine "serbest bırakıldı, bırakılacak" ifadesi tercih edilmektedir. Yani IMF'in yaptığı bir tür çek yazmaktır.

IMF'in Gizli Dünya Devleti'nin Örgütleriyle Bağlantısı
IMF'in asıl dikkat çekilmesi gereken yönü Gizli Dünya Devleti'nin örgütleriyle arasındaki irtibattır. Fakat bu yönüne çok fazla dikkat çekilmez. Batılı araştırmacılardan Peter Thompson, IMF'in bu bağlantısı hakkında şu bilgiyi verir: "Batının uluslararası koordinasyonunu sağlayan aygıtların başında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika elitlerini bir araya getiren Bilderberg toplantıları gelir. Bu toplantılarda alınan kararlar ise BM, IMF, Dünya Bankası, OECD ve NATO gibi ekonomik, politik kurumlar aracılığıyla hayata geçirilir."

IMF yöneticilerinin geneli başta Bilderberg ve CFR olmak üzere Gizli Dünya Devleti'nin muhtelif örgütlerinin toplantılarına özenle katılırlar.

IMF Kirli İşlerde
IMF'in kredi karşılığında istedikleri sadece iktisadi alanla ilgili değildir. Birtakım siyasi hesaplara dayanan kirli planlarını da dayattığı olmaktadır. İşte iki örnek:

Fransız Haber Ajansı (AFP)'nin yayınladığı bir habere göre Yemen 1996'da IMF'ten 280 milyon dolar kredi ister. Bunun karşılığında iki şart ileri sürülür:

-Hükümet kademelerinde İslami akımlara karşı mücadele edilmesi,

-İslami banka kurulması çabalarına izin verilmemesi.

Bir diğer önemli örnek de Çeçenistan savaşının yol açtığı ekonomik açığın kapatılması amacıyla Rusya'ya verilen destektir. Rusya'ya günlük maliyeti beş milyon dolar olan savaşın ekonomik yükünün hafifletilmesi amacıyla IMF, bu ülkeye önemli miktarda kredi verir. Dünya İktisat Enstitüsü'nde görev yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Viktor Bosok'un yaptığı açıklama bu konuda önemli bir ipucu vermektedir: "Rusya'nın IMF'e Ekim 1999'da 369 milyon, Kasım 1999'da da 800 milyon dolar geri ödemesi varken, IMF'ten bu dönemde 1 milyar dolar kredi alması son derece anlamlıdır."

Başta Afrika ülkeleri olmak üzere birçok üçüncü dünya ülkesinin ekonomik yönden geri kalmasında ve halklarının aç bırakılmasında IMF'in dayattığı politikaların önemli rolü bulunmaktadır. 1993 yılında Afrika Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hasan Sunmonu, Herald Tribune gazetesinde yayınlanan açık mektubunda IMF'in uygulamalarıyla ilgili olarak şunları anlatıyordu: "IMF ve Dünya Bankası bölgedeki askeri ve totaliter diktatörlükleri sürekli destekleyen bir politika izlemektedir. Bu dönemde IMF ve Dünya Bankası'na yönelik çiftçi protestoları vahşice bastırılmıştır. Bu iki organizasyonun Afrika'ya verdiği en büyük zarar ise dayattıkları tarım politikaları oldu. Fakir Afrika ülkeleri ihtiyaçları olan gıda maddeleri yerine kakao, pamuk, kauçuk gibi maddelerin üretimine zorlanmışlar, gıda maddelerini ise AB ve ABD'den ithal etmeye mecbur bırakılmışlardır. Son 10 yılda Afrika 100 milyar dolar borç faizi ödemiştir. Bu borçları ödeyebilmek için kamu kuruluşlarının özelleştirilmesini şart koşan IMF, İngiltere gibi liberal ekonominin kalesi sayılan bir ülkede 12 yılda kamu kuruluşlarının sadece yüzde 12'sinin özelleştirildiği gerçeğini göz ardı ederek, bu konuda siyasi iktidarlar üzerinde baskı kurmuştur."

Ülkelerdeki önemli ekonomik kararların, acı reçetelerin ve hatta pek çok ihtilallerin ve hükümet değişikliklerinin, IMF merkezinde planlandığı araştırmacıların özellikle üzerinde durdukları bir husustur. Venezuella Cumhurbaşkanı'nın: "Ülkemizdeki ekmek ve benzin fiyatlarından memur ve işçi maaşlarına, yatırım alanlarından ihracat ve ithalat kotalarına kadar her sahada etkili olan bu kuruluşun, siyasi iktidarları değiştirme yetkisinin de olacağını düşünüyorum" sözü bu açıdan dikkat çekicidir.

Türkiye ve IMF
Türkiye 1947 yılında IMF'e üye olmuştur. 1970 yılından itibaren ise IMF'in istek ve önerileri doğrultusunda ekonomik istikrar programları hazırlamıştır. Şimdiye kadar 17 stand by anlaşması imzalamıştır. İmzaladığı 16 stand-by anlaşması ile IMF'in mali imkanlarından ve kendi SDR'sinden 4 milyar 362 milyon dolar kredi almıştır. Bunun karşılığında IMF tarafından dayatılan ve Türkiye'yi ekonomik yönden bayağı gerilere götüren, çeşitli alanlardaki üretimlerine kota koyan, dış ticaretini sınırlandıran pek çok programı uygulamak zorunda kalmıştır. 1947'den buyana ve 16 stand-by anlaşmasına imza atarak aldığı kredilerin toplamı ise Amerika'nın İsrail'e bir yılda verdiği yardımdan sadece 1 milyar dolar fazladır. Değer olarak düşünürsek aldığı toplam kredi 215 adet orta halli savaş uçağına tekabül etmektedir. Türkiye'nin kullandığı kredilere üyelik karşılığında yatırmak zorunda olduğu katılım payı karşılığındaki para çekme hakkı yani SDR'si de dahildir.

Dünya Bankası
Dünya Bankası, IMF'in bir kardeş kuruluşu olarak bilinir. Merkezi Washington'dadır. IMF ile aynı binada ve tam bir koordinasyon içinde çalışır.

Birleşmiş Milletler'e bağlı mali kuruluş olan Dünya Bankası 1944 yılının Temmuz ayında, Birleşmiş Milletler Para ve Maliye Konferansı'nda alınan kararlar doğrultusunda kurulmuştur. Ancak resmi kuruluşu Haziran 1946'da gerçekleşti. Dünya Bankası, öncelikli olarak II. Dünya Savaşı sonrası imar etkinliklerini desteklemeye yönelik krediler vermiştir. Yani II. Dünya Savaşı'nın yol açtığı yıkım ve tahribat sebebiyle Gizli Dünya Devleti'nin de finansörleri olan siyonist finansörlere gün doğmuştu. Üstelik işin hamallığını başkalarına yaptırıyor kendileri sadece para ve kredi temin etmek suretiyle servetlerine servet katıyorlardı. Paralarının herhangi bir şekilde riske girmemesi için de onu uluslararası güvenceye sokmak amacıyla BM'e bağlı bir uluslararası banka kurdurmuşlardı ve kanal olarak onu kullanıyorlardı.

Dünya Bankası kredilerini 1949'dan sonra ekonomik kalkınma amaçlı projelere kaydırmıştır.

Dünya Bankası'nın en yetkili organı Guvernörler Konseyi'dir. 20 kişiden oluşur ve borç para verme işlemleri üzerinde karar alır. Mevcut sermayesi 171 milyar dolardır.

Kredi vereceği zaman şu kriterlere bakar: 1) Kredinin doğrudan devlete veya hükümetlerin güvencesi altında olmak şartıyla özerk kuruluşlara verilmesi, 2) Genellikle 15 veya 20 yıl vadeli verilmesi 3) Mali piyasadaki faiz oranına yakın faizle verilmesi

NATO ve Gizli Dünya Devleti
NATO, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir askeri bloktur. Ancak gerçekte Gizli Dünya Devleti'nin askeri kanadı niteliği taşımaktadır. Kuruluşunun gerekçesi Sovyet tehdidiydi. Yani Sovyet tehdidiyle karşı karşıya ülkeleri bir ortak savunma bloku içinde bir araya getiriyordu. Dolayısıyla bloka girecek ülkelerden herhangi birine yönelecek tehdit ya da saldırı tümüne yönelik kabul edilecek ve ortak savunma yapılacaktı.

Bunlara bakılırsa gerekçe masum gibidir. Fakat arka plana baktığımızda yine o karanlık örgütlerin elleriyle karşılaşıyoruz. Jean Monnet adlı araştırmacının Memoires adlı eserinde şöyle denir: "NATO, Amerika'daki en güçlü yahudi lobilerinden biri olan CFR tarafından kurulmuştur... Kurucuları arasında Bilderberg, Trilateral ve CFR üyesi Joseph Luns, CFR ve Bilderberg üyesi George Marshall, yine CFR ve Bilderberg üyesi Dean Acheson bulunmaktadır." Alle E. Roberts'in Brother Truman adlı eserinde de şöyle denir: "(NATO'nun) öncülüğünü yahudi ve mason ABD başkanı Truman yapmıştır." İlk NATO başkumandanı da CFR üyesi ve yahudi lobilerine önemli katkıları olan General Eisenhower'di. Historia Hors Serie'de yazdığına göre sonraki başkomutanlarından General Lemnitzer de bir yahudi ve masondur. İlhami Soysal'ın Dünya'da ve Türkiye'de Masonlar ve Masonluk adlı kitabında yazdığına göre yine NATO başkomutanlarından Omar Bradley de bir masondur. Bunlar NATO'nun üst kademelerinde görev almış masonların sadece birkaçı. Bunların dışında da NATO'nun üst kademelerinde görev almış daha birçok isim mason teşkilatlarına üyeydi. Bunların tamamının Gizli Dünya Devleti'nin geri planda durup dünyaya yön vermeye çalışan örgütleriyle doğrudan irtibatı vardı.

Gladio ve Gizli Dünya Devleti
Gladio, daha çok İtalya'daki siyasi cinayetleriyle adını duyurmuş bir gizli örgüttür. Ancak bu örgütün NATO'nun gözetiminde çalışan bir özel tim olduğu kesindir. NATO'nun doğrudan düşman ilan edemediği kişilere veya siyasi mekanizmalara karşı Gladio kullanılmıştır. Örgüt sadece siyasi cinayetler gerçekleştirmekle kalmamış, zaman zaman askeri darbelerin zeminlerini ve şartlarını da hazırlamış, hatta bu tür darbeleri yönlendirmiştir.

Gladio NATO ile paralel kurulmuştur ve görünüşte amacı herhangi bir komünist saldırı karşısında gerilla savaşını organize etmekti. Örgütün finansmanı ise büyük ölçüde ABD tarafından sağlanmıştır. Bu arada bir yandan da medya kanalıyla anti-komünist propaganda faaliyetlerini organize edecekti. Yöneticileri NATO üyesi ülkelerde eğitim görüyordu.

Faaliyetlerini genellikle gizlice yürüten Gladio sadece NATO üyesi ülkelerde değil, Avusturya, İsveç, Norveç gibi NATO üyesi olmayan ülkelerde de örgütlenmiştir. Farklı ülkelerde farklı kod adlarıyla çalışma yapıyordu. Örneğin İtalya'da Gladio, Yunanistan'da B-8 ya da Sheep Skin (Koyun Postu), Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Almanya'da Gehlen harekatı (kurucusu General Reinhard Gehlen'e nispetle), Avusturya'da Schwert, İngiltere'de Secret British Network kod adıyla çalışma yapıyordu. Türkiye'deki kontrgerillanın da bir Gladio uzantısı olduğu iddia edilmektedir.

Gladio'nun şekillendirilmesinde rol oynayan önemli şahıslardan General Reinhard Gehlen aynı zamanda bir Naziydi. İşin ilginç tarafı ise bu kişinin İsrail'in gizli servisi MOSSAD'la da bağlantısının olmasıydı. Bütün bu bağlantılar Gizli Dünya Devleti'nin geri plandaki faaliyetleri hakkında önemli ip uçları veriyor olmalı. General Gehlen, Gladio'nun oluşturulması ve şekillendirilmesi merhalesinde önemli rol oynadı ve bu konuda Hitler'in yanında edindiği tecrübeden yararlandığı tahmin edilmektedir.

Gladio'nun siyonizmle bağlantısı hakkında Richard Deacon, The Israeli Secret Service adlı eserinde şu işaretleri veriyor: "Almanya'daki kontrgerilla hareketi Gehlen Organizasyonu savaş sonrası dönemde istihbarat toplamak üzere kurulan bir örgüt. Örgütün başı Reinhard Gehlen, CIA yoluyla ABD'den destek alıyor. Bu örgüt için çalışan Alman yetkililerden biri Nasır'ın (Mısır'ın eski cumhurbaşkanı Abdünnasır'ın) danışmanlığını yapıyor. Gereken bilgileri yetkililere aktarıyor. Organizasyonda İsrail'le bağlantıdan haberi olan çok az kişi vardı. Bağlantılar daha ileriki safhalarda Fransız istihbarat servisindeki MOSSAD ajanına haber verilerek Paris'te yürütüldü. Fransa bir NATO üyesiydi ve bu MOSSAD ajanının da NATO ülkeleri arasında askeri istihbarat edinme yolları vardı." Aynı eserde General Reinhard Gehlen'in MOSSAD hesabına çalıştığı da özellikle vurgulanmaktadır. Richard Deacon'a göre Gehlen 1950'lerde soğuk savaş konusunda Amerika'nın en önemli elemanlarından biriydi.

Gladio'nun İtalya kanadının ise bu ülkenin en çok ismini duyuran P-2 Mason locasıyla yakın irtibat içinde olduğu, hukuki soruşturmalar neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu locanın üstad-ı azamı Licio Gelli aynı zamanda İspanya iç savaşında faşistler adına savaşmış bir isimdi. İtalya'nın mafyayla ve Gladio ile yakın irtibatı olduğu tespit edilen eski başbakanı Giulio Andreotti de bu locanın üyesiydi. Meşhur Temiz Eller Operasyonu'nda sorguya çekilen Andreotti başbakanlığı döneminde Gladio'yu savunmuştu. P-2 locasının Gladio ve mafya bağlantısı araştırıldığında bu locanın üyeleri arasında 43 parlamenter, 54 üst düzey devlet görevlisi, başta Genelkurmay başkanı Amiral Giovanni Torrisi olmak üzere 8'i amiral 30'u general 183 askeri yetkili, 19 hakim, avukatlar, polis komiserleri, bankerler, gazete sahipleri, yazarlar, baş yazarlar, 58 profesör, siyasi parti liderleri ve haber alma servisinin 3 eski başkanı olduğu tespit edilmişti. Bu durum ülkede Gladio'ya destek veren mason locasının ne kadar geniş bir alana yayıldığını ortaya koyuyordu.

P2-Mafya-Gladio bağlantısının gün yüzüne çıkması sebebiyle başlatılan hukuki soruşturmada birtakım ilginç gerçeklerle de karşılaşıldı. Locanın başkanı Gelli, İtalya seçimlerinde Hıristiyan Demokrat Parti'nin seçimi kazanması için naylon operasyonlar düzenlemiş ve bunun için CIA'den yardım almıştı.

Yeni Dünya Düzeni
Yeni Dünya Düzeni dünya kamuoyunun gündemine daha çok Doğu blokunun çökmesinden sonra girdi. Oysa Illuminati şebekesinin ve onun ortaya çıkardığı global gizli örgütlerin gündeminde yüzyıllardan beri vardır. Hatta Fransız devrimi öncesinde yürüttükleri çalışmalarında hedeflerini "Yeni Dünya Düzeni" olarak açıklamışlardı. Sonraki dönemlerde ise bunu muhtelif vesilelerle ve gelişmelerle bağlantılı olarak gündeme getirmişlerdir. Doğu blokunun çökmesinden sonra Amerika'nın tüm dünya üzerinde kurmak istediği saltanatı "Yeni Dünya Düzeni" emeli olarak açıklaması da bir tesadüf değildir. Bunun Illuminati şebekesinin yüzyıllardan beridir vurguladığı Yeni Dünya Düzeni teorisiyle çok yakından irtibatı vardı. Zaten ABD'nin son dönemde üzerinde durduğu Yeni Dünya Düzeni'nin fikri temeli de Bilderberg ve CFR toplantılarında şekillendirilmiştir.

Amerika'nın öncülüğünde son dönemde ortaya atılan Yeni Dünya Düzeni teorisinin arkasında da Gizli Dünya Devleti'nin global örgütlerinin rolü vardır. Fakat bu örgütlerin hedefi siyasi güçlerden ziyade sermaye kuruluşlarının kıskacında bir dünya ortaya çıkarmaktır. Tabii bu konuda siyonist oluşumlar kendilerinin sermaye üzerindeki hakimiyetlerine biraz fazla güvenmekte ve sermayenin sultasında bir dünya düzeni kurmanın kendilerinin egemenliklerinin daha da güçlenmesine imkan vereceğini hesap etmektedirler. Bu konuda adından daha önce söz ettiğimiz ünlü yahudi David Rockefeller şöyle diyor: "Hükümetlerin yerini alacak birileri olmalı ve bana öyle görünüyor ki, bunu da en iyi şirketler yaparlar..."

Bundan dolayıdır ki ünlü yazar Alev Alatlı'nın da dile getirdiği üzere Yeni Dünya Düzeni'ne muhalefet edenler bunun anlamının, dünyanın siyasi ve yasal hüviyetini tümüyle değiştirmek, ulus-devletlerin tarihi rollerini ortadan kaldırmak, kontrolü uluslar-ötesi tröstlere devretmek suretiyle millet kavramını ortadan kaldırarak, idareyi İngilizce konuşan Anglo-sever bir oligarşiye teslim etmek olduğundan eminler.

Siyonizmin Sultası Çöküşte
20. yüzyıl siyonizm için bir altın çağ olmuştur. Böyle bir çağı yaşamasının en önemli sebebi ise bu araştırmamızda üzerinde durduğumuz uluslararası gizli örgütler vasıtasıyla kurmuş oldukları saltanattır. Bu saltanatı kurmalarına imkan sağlayan en önemli etken ise para kaynaklarına hakim olmalarıdır. Özellikle Ortaçağ Avrupa'sında finansman ve faizle, borç verme yoluyla siyasi platformda da önemli işler çevirmeyi başarabilmişlerdir. Rockefeller ve Rothschild ailelerinin yürüttüğü faaliyetler bundan dolayı önem arz etmektedir. Fakat uluslararası siyonizmin siyasi mekanizmada sultasını kurması için şartları hazırlayanlar sadece bunlar değil. Bunlar sadece isimleri birçok yerde öne çıkan iki önemli aile. Bunların dışında daha pek çok yahudi aile para kaynaklarına hükmetmek suretiyle siyasi mekanizmayı etkileme imkanı elde edebilmiştir.

Fakat dünyada hiç kimsenin sultası ebedi ve kalıcı değildir. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Bu günleri böyle aranızda döndürürüz." (Ali İmran, 3/140) Yirmi birinci yüzyılın başlangıcından itibaren siyonizmin sultası da bir çöküş dönemine girmiştir. İlk bakışta siyaset meydanında hala ABD vasıtasıyla uluslararası siyonizmin ve onun kontrol ettiği global organların hüküm sürdüğü görülmektedir. Ancak bu örgütlerin artık eski etkinliklerine sahip olmadıkları anlaşılıyor. Örneğin Bilderberg'in önemli kabul ettiği üyeler bazen ülkelerinde ciddi soruşturmalara tabi tutulabiliyorlar. Bu grubun toplantılarına katılmalarından dolayı siyaset meydanlarında parlayacakları sanılan kişilerin hiç de parlayamadıkları, gölgede kaldıkları müşahede ediliyor. Ayrıca özellikle entelektüel kesim bu örgütleri bugün düne nispetle biraz daha yakın takibe almış durumdadır. Üstün ahlaki değerlere inanan kesim ise siyonizmin tarih boyunca insanlık için bir tehdit ve tehlike olduğunu görmüştür. Dolayısıyla söz konusu örgütlerle siyonizm bağlantısı kendilerini rahatsız etmektedir. Bu rahatsızlık zaman içinde daha da artacaktır. Daha bugünden sadece İslami camiadan değil Batı'daki entelektüel kesimden de birçoklarının söz konusu örgütlerin faaliyetlerinden rahatsız olduklarını belli ettiklerine şahit oluyoruz. Bu rahatsızlık söz konusu örgütlerle irtibatlı kişilerin siyaset meydanlarında biraz daha çekingen hareket etmelerine sebep olacaktır. Ayrıca bu konuda kitlelerin biraz daha bilinçlendirilmesi durumunda, kitleler siyasi tercihlerinde söz konusu örgütlerle irtibatı bir eksi puan olarak kabul edeceklerdir.

Bu arada söz konusu örgütlere yön verenlerin para kaynakları ve iktisadi kuruluşlar üzerindeki saltanatları da gittikçe zayıflamaktadır. Bu zayıflama tabii ki onların siyasi mekanizmayı yönlendirmelerini de zorlaştırmaktadır. Bu açıdan, zikredilen örgütlere yön verenlerin ekonomik saltanatlarını sarsabilmek için mutlaka alternatif iktisadi faaliyetlere ağırlık verilmesi gerekir. Toplumların hür ve bağımsız bir geleceğe doğru ilerlemelerini isteyenlerin de siyonizmin ekonomik kaynaklarını boykot ve alternatiflerine destek kampanyalarına katılmanın basite alınmaması, önemsenmesi gereken bir tavır olacağını bilmeleri gerekir.

Burada vurgulanması gereken önemli bir husus da, Gizli Dünya Devleti'ni yönlendiren mekanizmaların çoğunun bugün ABD merkezli çalışmalarının dikkat çekmesidir. Bu durum karşısında ABD ile rekabet halindeki ülkeler veya bloklar o mekanizmalara mesafeli durmayı ve yaklaşınca da şüpheli yaklaşmayı tercih ediyorlar. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra ABD'nin tek merkezli bir dünya otoritesi oluşturma çabası içine girmesi ve bu çabanın arkasında da sözünü ettiğimiz Gizli Dünya Devleti'ne yön veren global örgütlerin bulunması, bu örgütler karşısında ihtiyatın biraz daha artırılması ihtiyacını doğurmuştur.

Bugün Gizli Dünya Devleti'nin geleceğini tehdit eden en önemli gelişme İslami bilinçlenmedir. Bu yüzden de İslami oluşumlar yeni düşman olarak ilan edilmiştir. Dolayısıyla İslami bilinçlenmenin yıpratılması amacıyla yoğun bir anti-propaganda faaliyeti yürütülmektedir. Bu anti-propaganda faaliyetinde de ağırlıklı olan günümüz toplumlarının en çok nefret ettiği olgu durumundaki terör olgusundan ve terör kavramından yararlanılmaktadır. Bu konudaki propagandaların etkili olabilmesi için zaman zaman provokasyon amaçlı terör eylemleri de düzenlenebilmektedir. Hatta 11 Eylül saldırılarının bu tür bir saldırı olacağı, o olayı yakın takibe alanların büyük bir çoğunluğunun zihinlerinde oluşmuş tereddüttür. Birçokları bu tereddütlerini haklı kılan gerekçeler de ortaya koymuşlardır. Bunlar sadece İslamcı kesimden değildir. Hatta diyebiliriz ki çoğunluğu Batılı entelektüel kesimdendir. Bazı yerlerde ise bir yandan sosyal ve psikolojik şartlar oluşturulmakta, diğer yandan bu şartlardan etkilenebilecek oluşumların ortaya çıkmasına fırsat verilmektedir. Bu ikisi bir araya gelince de birtakım şiddet olaylarının vuku bulması zorunlu bir sonuç olarak ortaya çıkmakta ve bu sonuç anti-propaganda faaliyetinin malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ama ne kadar ilginçtir ki bu anti-propaganda çoğu zaman ilginin artmasına da sebep olabilmektedir.

İslami camianın gelişmeleri çok akıllıca ve hem kendi geleceklerini hem de tüm insanlığın geleceğini göz önünde bulundurarak değerlendirmesi zorunludur. Anti-propaganda ve fişlenme korkusu İslami faaliyetlerini kendi elleriyle baltalamalarının sebebi olmamalı. Ama belli amaçlar için oluşturulan sosyal ve psikolojik şartlar da kendilerini, İslami camianın aleyhine olacak fiillere itmemeli.

Biz Allah'ın izniyle geleceğin İslam'ın olacağına inanıyoruz. İnsanı canlı tutan en önemli etken umuttur. Umutlarımızı mutlaka canlı tutmalıyız. Umudun kaybedilmesiyle hayat da manasını kaybeder. İnancına bağlı bir mü'minin ümidini kaybetmesi ise anlamsızdır. Çünkü Yüce Allah onun her hal ü karda kazançlı olduğunu bildiriyor. İhlasla yaptığı hiçbir şey karşılıksız kalmayacaktır. Bu dünyada alamasa bile ahirette Allah katında alacaktır. Bu dünyadaki sonucu belirleyen Allah'tır. Mü'mine düşen kendisinden istenen gayreti sarf etmektir. Ama ümit canlı tutulmazsa gayret aşkı da kaybedilir.
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 15 Haz 2014 17:33

facebook
twitter
gplus

bu yazıyla bugünü bitirip,okumaya devam ediyoruz:

İnsanlığın Siyonizmle Sınavı
Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin çıkardığı Kampüsten Dünyaya adlı dergi için yazdığımız yazı

Siyon veya zion kelimesi belli bir mefkûreyi ifade eden bir kavram değil bir remze yani sembole delalet eden isimdir. Tıpkı Ergenekon kelimesi gibi. Fakat bu isimden bir ideolojinin kutsallaştırılan ana çekirdeğinin oluşturulmasında yararlanılmıştır. Böylece o çekirdeğe dinî ve ulusal kabuk geçirilmeye, kutsallık kazandırılmaya çalışılmıştır. Özüne indiğinizde asıl amacın o çekirdekten üretilen ideolojinin ve mefkûrenin tamamen ırkçı temele dayandığını, kullanılan dinî çerçeveden uzaklaştığını görürsünüz. Yani bir bakıma GDO'lu tohum gibidir. Niçin böyle olduğu konunun ayrıntısına girdiğimizde biraz daha netlik kazanacaktır.

Siyon kelimesinin Kudüs'te bir dağın adı olduğu söylenir. Ama hangi dağ olduğu tarihi kaynaklarda çok belirgin değildir. Bazı yahudi kaynaklarında eski şehrin surlarının dışında, batı kesiminde kalır ve Hz. Davud (a.s.)'un kabri bu dağın üzerinde yer alır. Siyonizm ideolojisi de adını işte bu dağdan almıştır.

Yahudi tarihinde Siyon adı Davud yıldızı olarak da adlandırılan birbirine geçmeli iki üçgenden oluşan yıldız işareti için de kullanılır. Onun bir diğer adı da Davud Kalkanı'dır.

Hem dağ hem de yıldız işareti için kullanılmış olması bu adın kullanımının daha eskiye gittiğine, söz konusu dağa ve işarete verilerek kalıcı hale getirildiğine delalet eder. Bu şekilde kalıcılaştırılmış olması dinî ya da etnik içeriğinin ve anlamının olması ihtimaline işarettir. Zaten sonraki dönemlerde özellikle yıldız işaretinin yahudilerin dinî sembolü haline getirilmesiyle, dağın da "Kral Davud'un kabrinin ve Kral Süleyman'ın heykelinin yer aldığı mekân olduğu" söylemine binaen kutsallaştırılmasıyla söz konusu kelimeye de dinî bir anlam ve içerik kazandırılmıştır.

Sonu -izm ile biten kelimelerle adlandırılmış ideolojilerin adlarının -izm'den önceki kısımlarının da genellikle savunulan düşüncenin tanımlanmasında kullanılan kavrama, mefkûreye delalet ettiği görülür. Ama siyonizm öyle değildir. Bunun da sebebi dinî bazı kutsalların ideolojik amaçla istismar edilmesidir.

Siyonizm, Avrupa'da çok farklı siyasi, felsefi ve ideolojik akımların doğduğu ve zihinleri meşgul ettiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Ama bu akım felsefi ve fikri değil tamamen ideolojik ve siyasi bir akımdır. Kendisi için önemli ve ulaşılması biraz zor gibi görünen idealler, bu ideallerine ulaşma amacıyla da uzun vadeli çalışma programı ve prensipler belirlemiştir.

Ortaya çıkış gerekçesi Avrupa'da yahudilerin dışlandıkları, haksızlıklara uğratıldıkları iddiasıdır. Temel taşı da 1894'te Fransa'da Alfred Dreyfus adlı bir yahudi yüzbaşının askerî casuslukla suçlanması ve hakkında sadece bir şüphe olmasına, suçunun ispat edilememesine rağmen mahkûm edilmesi üzerine atılmıştır. Bu yargılamada, söz konusu ithamdan dolayı Emile Zola'nın tahrikiyle Fransızların sokaklara dökülmesinin etkisi olmuştu. Bu olayı izleyen ve gündeme taşıyan yahudi gazeteci Theodor Hertzl 1896'da yahudilerin ezilmesine karşı hepsinin bir devlet çatısı altında birleştirilmesi idealini dile getirdiği Yahudi Devleti adlı kitabını yayınladı. 1897'de de İsviçre'nin Basel kentinde düzenlediği kongreyle Dünya Siyonist Teşkilatı'nı kurdu. Yani yahudiler için sunduğu "tek devlet, tek millet" idealini "Siyonizm" adıyla dinî bir içeriğe sahip kelimeyle ideoloji haline getirdi.

Siyonizm ideolojisinin fikir babalarının yahudiliği dinî olmaktan çok ulusçu açıdan önemsediklerini ve tüm yahudileri tek devlet çatısı altında bir araya getirme idealini bu yönden öne çıkardıklarını görürüz. Çünkü hem yaşam tarzlarında dinî duyarlılığın zayıf olduğu bilinir; hem de bu konuda dinî kaynakları (nassları) nazarı dikkate almamışlardır. Bunda da dinî kaynaklarda sözü edilen "vaadedilmiş topraklar"a dönüşün, gelmesi beklenen bir mehdinin öncülüğünde olacağından söz edilmesinin rolü var. Bundan dolayı yahudiliğin Ortodoks yani nasslara bağlı kalmayı tercih eden kesimi Siyonizm ideolojisini bir sapıklık olarak görür. Bazıları da dinî açıdan onaylamamakla birlikte yahudilerin yararına gördüğü için karşı çıkmamıştır.

Kullandığı tohum üzerinde oynamış ve din istismarına gitmiş olsa da ortaya çıkış nedeni ve ilk etapta belirlediği ideal açısından "masum" görülebilen siyonizmin doğurduğu asıl sorun idealini gerçekleştirme safhasıyla ilgilidir.

Bu safhanın ilk sorunu yahudilerin tek devlet çatısı altında birleştirilmesi idealinin gerçekleştirilmesi için seçilecek toprakla ilgilidir. Bu ideal için kimsenin hakkına tecavüz edilmeden kullanılabilecek boş bir araziden yararlanılmış olsaydı herhangi bir sorun yaşanmayacak, dünyanın her tarafında ulus devletlerin ortaya çıktığı bu merhalede bir yahudi devletinin kurulmasını da kimse yadırgamayacaktı. O dönemde buna müsait boş arazilerden de bizzat Dünya Siyonist Teşkilatı'nın kongrelerinde söz edilmişti. Avrupa'nın farklı bölgelerine yayılmış yahudilerin toprak takasıyla belli bir bölgeye toplanmaları da başkalarının topraklarını şiddet kullanarak gasp etmekten, insanların haklarına tecavüz etmekten daha akıllıca bir çözüm olurdu. Ama siyonizm burada da din istismarına gitmiş ve yahudiliğin "vaadedilmiş topraklar" söylemini öne çıkarmıştır. Dünya Siyonist Teşkilatı'nın lideri Theodor Hertzl kurulacak yahudi devletine yahudilerin ilgi göstermelerinin sağlanması için "Siyon dağı"nın bulunduğu ve yahudi kaynaklarındaki "vaadedilmiş topraklar"la kastedilen topraklar olduğu ileri sürülen Filistin'i adres göstermiştir.

Hertzl, o zaman bu konudaki idealini gerçekleştirmekte yahudilerin elindeki en önemli güç olan paranın tüm kapıları açacağını düşünerek dış borçlardan dolayı ekonomik problemler yaşayan Osmanlı Devleti'ne sunacakları paranın da işi halledeceğini düşünüyordu. O zaman siyonistlerin görüşme talebini Sultan II. Abdülhamid kabul etmemişti. Bunun üzerine 1902'de zamanın başbakanı Tahsin Paşa yoluyla önerilerini padişaha ilettiler. Önerilerinde şöyle söylüyorlardı:

"Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:
1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi,
2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,
3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.
Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin'e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif'te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır".

Sultan II. Abdülhamid'e böyle bir teklifte bulunan heyetin başında siyonizmin babası Hertzl vardı. O zaman siyonizmin Osmanlı topraklarındaki temsilcisi olan Emanuel Karaso da heyetin içindeydi.

Siyonistlerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid'in cevabı şu olmuştur:

"Tahsin! Onlara de ki:
Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir.
Kudüs-i Şerif'i İslam'a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.
Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye'nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.
Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar".

Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II. Abdülhamid'in kendilerine şu cevabı verdiğini yazmaktadır: "Doktor Hertzl'e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman yahudiler, Filistin'i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin'in İmparatorluğumdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkansız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem."

Sultan II. Abdülhamid'in ilkeli tavrı ve para tuzağına düşmemesi sebebiyle Osmanlı devletinden yüz göremeyen siyonistler bu kez o zaman dünyanın önemli bir kısmını hâkimiyeti altında tutan İngiltere'ye yöneldiler. İngiltere önce 1916'da Fransa ve Rusya'yı da arkasına alarak imzaladığı Sykes - Picot Anlaşması'yla sonra da 1917'de Dışişleri Bakanı Arthur Belfur'un imzasını taşıyan meşhur Belfur Deklarasyonu ile siyonistlere Filistin topraklarında bir yahudi devleti kurmaları konusunda vaatte bulundu.

Çok kısa bir metinden oluşan Belfur Deklarasyonu'nda şöyle deniyordu.

"Haşmetli İngiliz kraliyet hükümeti, Filistin'de Yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılıyor. Bu gayeye ulaşmayı kolaylaştırmak için en değerli mesailerini harcayacaktır. Şurası açıkça bilinmelidir ki haşmetli kral, Filistin'de bulunan Yahudiler dışındaki milletlerin dini ve medeni haklarına zarar verecek veya Yahudilerin başka herhangi bir ülkede elde ettikleri haklarını ve siyasi nüfuzlarını zedeleyecek hiçbir şey yapmayacaktır."

İngilizlerin 1917'de Filistin'i işgal etmelerinin de bu amaç için olduğu gerek bu deklarasyon, gerekse işgal sonrasında izledikleri politika ve 1947'de de siyonistlerin bir devlet kurma merhalesine gelmelerinin ardından hemen çekilmeleri çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

Siyonistlerin Filistin topraklarına yerleşmeleri ve yayılmaları, işgalci İngilizlerin çeşitli hilelerle istimlak ettikleri arazileri onlara vermeleriyle, bunun yanı sıra kendilerinin kurdukları terör örgütleri vasıtasıyla gerçekleştirdikleri şiddet eylemleriyle olmuştur. Buna rağmen 1947'de "İsrail" adında bir devlet ilanı merhalesine geldiklerinde mülkiyetlerine geçirebildikleri yani tapusunu aldıkları arazi miktarı tüm Filistin'in sadece % 9'una tekabül ediyordu. Bunun da sadece sekizde birini satın alma yoluyla ele geçirmişlerdi. Sekizde yedisini İngilizler istimlak ederek ya tamamen parasız veya sembolik ücretlerle onlara peşkeş çekmişlerdi. Satın alma yoluyla ele geçirdiklerini onlara satanlar da genellikle ya sahtekâr emlakçılar veya Filistin dışında oturup orada mülk edinmiş arazi ağalarıydı. Geriye kalan arazilerin tümünü işgal devletini kurmalarının ardından başvurdukları tehcir ve terör politikasıyla Filistinlilerin üçte ikiden fazlasını, yurtlarını terk etmeye zorlamalarından sonra çıkardıkları "Sahipsiz Mülkler Kanunu" vasıtasıyla gasp etmişlerdir. Oysa o topraklar o zaman sahipsiz olmadığı gibi bugün de sahipsiz değildir. Satılmadığı gibi uluslararası hukuka göre asıl sahiplerine teslim edilmesi gereken sahipleri belli mülklerdir. Ama ne yazık ki uluslararası hukuk Filistinlilerin diğer hakları için işletilmediği gibi toprakları üzerindeki mülkiyet hakları konusunda da işletilmemektedir.

Hal böyle olmakla birlikte siyonistler İslâm âlemine yönelik sinsi propagandalarında Filistinlilerin topraklarını sattıkları iddialarını yoğun bir şekilde medyada işlemişlerdir. Batı medyasında gündeme getirdikleri iddia ise o toprakların boş olduğu, kendilerinin ihya ettikleri, Arapların ondan sonra gelip almaya çalıştıkları iddiasıdır. Bu iddiaların her ikisini de tarihi kayıtlar ve bugün Filistinlilerin elindeki belgeler yalanlar. İşgal devletinin kurulmasından sonra şiddet yoluyla göçe zorlanan ve canlarını kurtarabilmek için evlerini terk etmek zorunda kalan Filistinliler çalkantıların durmasından sonra dönebilecekleri ümidiyle evlerinin anahtarlarını, tüm gayrimenkullerinin tapularını yanlarına alarak çıkmışlardı. Bunlar birer belge olarak yanlarında duruyor. Siyonist işgal devletinin hâkimiyeti altındaki toprakların yüzde doksanını "Sahipsiz Mülkler Kanunu"na göre istimlak etmiş olması da kendi iddiasını yalanlıyor.

Altmış yıldan fazla ABD senatosunda muhabirlik görevi yapan yaşlı bayan Helen Thomas'ın da dile getirdiği gerçek çok açık bir şekilde önümüzde duruyor:

Filistin sahipsiz, yahudiler de vatansız değildi. Yahudiler yurtlarına döndüğünde, Filistin de sahiplerine iade edildiğinde bu mesele çözülür. Başka bir çözüm yolu yoktur.

Siyonistler bu gerçeği görmezlikten gelmek için 3000 yıl önce Yahudilerin o topraklarda yaşadıkları iddiasını Avrupa ve Amerika'da sıkça gündeme getiriyorlar. Böyle bir iddiayla milyonlarca insanı yurtlarından çıkarmanın tam anlamıyla ırkçılık olduğu BM tarafından da belgelenmiş ve BM Genel Kurulu'nun 10 Kasım 1975 tarihinde onayladığı 3379 sayılı kararla tescil edilmiştir. Bu kararda şöyle deniyor:

"Genel Kurul,
Irk Ayrımının Bütün Biçimlerinin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin BM Bildirisi'ni ilan eden 1904 (XVIII) sayılı ve 20 Kasım 1963 tarihli kararını anımsayarak,
3151 G (XXVIII) sayılı ve 14 Aralık 1973 tarihli kararında, Genel Kurul'un Güney Afrika ırkçılığı ile Siyonizm arasındaki kutsal olmayan ittifakı kınadığını da anımsayarak,
19 Haziran ve 2 Temmuz 1975 tarihleri arasında Mexico City'de yer alan Uluslararası Kadınlar Yılı Dünya Konferansı'nda ilan edilen ve siyonizm ve apartheidin her türlüsünün ortadan kaldırılmasını öngören Meksika bildirisini de dikkate alarak,
25 ve 30 Ağustos tarihlerinde Lima'da (Peru) yer alan Bağlantısız Ülkeler Dışişleri Bakanları Konferansı'nda kabul edilen ve siyonizmi çok ciddi biçimde dünya barışı ve güvenliği için bir tehdit sayıp bütün ülkeleri bu ırkçı ve emperyalist ideolojiye karşı çağıran Uluslararası Barış ve Güvenliği güçlendirmeye ilişkin bildiriyi de dikkate alarak,
Siyonizm'in bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğuna karar verir."

BM'nin böyle bir karar almasının sebebi tabii ki sadece üç bin yıl önce yahudilerin Filistin topraklarında yaşadıkları iddiasıyla Siyonistlerin milyonlarca insanı yurtlarından çıkarmaları, evsiz yurtsuz bırakmaları binlercesini katletmeleri değildi. Aynı zamanda toprak gaspı ve işgal yoluyla kurdukları devletin hâkimiyeti altındaki beldede yahudi olmayanları aşağılayıp yahudileri hâkim ve üstün sınıf saymalarıydı.

Ne var ki siyonistlerin bu politikalarında hiçbir değişiklik olmamasına rağmen yahudilerin İspanya'dan sürgünlerinin 500. yılı münasebetiyle kurulan 500. Yıl Vakfı'nın lobi faaliyetleriyle ve eski ABD Başkanı George Bush (Baba Bush)'un özel gayretleriyle 1992'de ilga edilmiştir.

Atalarının üç bin yıl önce Mısır'dan göç ederek Filistin'e bir süreliğine yerleştikleri iddiasıyla bu topraklardaki varlığı beş bin yıl öncesine dayanan bir halkı yurtlarından çıkarmalarında siyonistlere destek veren Amerikalı politikacılar kendilerinin oradaki varlıklarının sadece beş yüz yıl öncesine dayandığını da unutuyorlar.

Bugün insanlık siyonist ırkçılığın vahşi yüzüyle karşı karşıya olmaktan dolayı sınavdadır. Bu sınavın en önemli yanını ise Avrupa'da zulme ve haksızlığa uğratılan yahudilere yer açılması için milyonlarca Filistinlinin evlerinden çıkarılması, topraklarının gasp edilmesi, binlercesinin katledilmesi, işkenceye maruz bırakılması oluşturuyor. Batı kendi zulmünün üstünü örtmek ve Avrupa'da dışlanan yahudilere yer açmak için Siyonistlere bu vahşi zulümlerinde sınırsız destek vermiştir ve vermeye devam ediyor. Yahudilere kendisinin yaptığı haksızlığın üstünü örtmek için onların Filistin halkına zulmetmesine göz yumduğu gibi Filistin toprakları üzerinde varlıklarını sürdürmeleri, asıl yurtlarına dönmeye kalkışmamaları için politik oyunlarına yardımcı oluyor.

İslâm âlemi de Siyonist saldırganlığın hedefi olan Filistin halkını yalnız bırakma kabahatini işlemiştir. Üstelik bu kabahatinin üstünü örtmek için Siyonistlerin, Filistinlilerin topraklarını sattıkları ve belayı kendi elleriyle satın aldıkları iddiasını çok çabuk kabul etmiştir. Oysa Filistin halkı tüm İslâm âlemi adına Mescidi Aksa'ya, Kudüs'e sahip çıkabilmek için büyük fedakârlıklarda bulunmuş, çok büyük zorluklara katlanmıştır ve katlanmaya devam ediyor.

Sultan II. Abdülhamid'in, siyonizmle işbirliği içine girdiği bilinen İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin darbesiyle saltanatını kaybetme pahasına da olsa başarıyla verdiği sınavda ne yazık ki ümmetin bütünlüğünü temsil eden çatının yıkılmasından sonra ortaya çıkan ulus devletler sınıfta kalmışlardır
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 18 Haz 2014 20:25

facebook
twitter
gplus

klasman dışı, beyaz türkler..
TÜRKIYE'DEKI YAHUDILER SABETAYCILAR
POSTED ON: CTS, 2006-08-05 03:52 BY HACI ALI
TÜRKIYE'DEKI YAHUDILER SABETAYCILAR
SEBATAY SEVI KIMDIR ?
Bu gizli mezhep, Izmir\'de Türkler arasinda Kara-Mentes lakabiyla
anilan Ispanyali muhacir yahudi Modehay Sebi (Geyik) oglu Sabetay Sevi
(1632-1675) tarafindan kuruldu. Hahamlik tahsil ederken \"Zahor\"
yorumuyla\"Kabbala\" adi altinda toplanan teosofik fikirlere merak
sardiran bu genç Yahudi, o asirda zuhuru beklenen Mesihin kendisi
oldugu iddiasiyla ortaya çikmis ve Izmir\'de 1648 senesinde
mesihligini ilan etmisse de, bu iddiasinda fazla israr etmemis, fakat
Misir, Kudüs ve Atina\'ya bir yaptigi bir geziden sonra \"1666\"da (bu
tarih Hiristiyanlar arasindada Mesihin zuhur tarihi diye kabul edilir)
mesihligini tekrar ilan etmisti.
Izmir yahudilerinden etrafinda pekçok taraftar toplanmis ve söhreti
bir taraftan ta Budin\'e, diger taraftan Lehistan, Almanya, Hollanda,
Ingiltere, Italya ve Kuzey Afrika\'ya kadar yayilmisti. Hatta Iran\'a
kadar varan bu söhret ve nüfuz, Acem Yahudileri arasinda bile bir
hareket uyandirmis ve onlar: \"Bizim mesihimiz geldi, artik toprak
bellemeyiz\" diye ayaklanmislar.
Musevi inanis ve ibadetinde farklar yapmaya kalkisan bu hahamin
hareketini Istanbul Hahambasiligi hosgörmeyerek, kendisini aforoz
etmeye ve hatta -bir rivayete göre- öldürtmeye kalkismis ve diger
taraftan Yahudilerin her günkü dualarinda padisahin adi geçen fikrayi,
\"Padisahlar padisahi\" ve hatta \"Davud\'un oglu Süleyman\" seklinde
degistirmesi Osmanli hükümetinin de dikkatini çekmis ve genç haham
ancak bundan sonra takibe alinmisti.
Hakkinda ileri sürülen ithamlari reddetmis ve \"Islamiyeti kabul etmek
veyahut idam olunmak\" arasinda tercih yapmak zorunda birakilinca
Müslüman olmus ve Mehmed Efendi adini almisti. Ona inananlar kendisine
alenen mesih gibi tapmaya cesaret edemeyerek, Müslüman kisvesine
bürünmeyi uygun görüyorlardi. Esasen Sabetay\'in \"18 emrinden\"
16.\'sinda, \"göz boyamak için müslüman gibi görünmek lüzumu\" tavsiye
edilmisti.
Bir müddet sonra Hahambasiligin da bastirmasiyla Sabetay\'in
propagandadan menedilerek, Istanbul\'a çagrildigi ve Kuruçesme\'de
ikamete zorlandigi biliniyor.Buradan sonra Kagithane\'de bir yere
gizlenen Sabetay, yine Yahudilerin sikayeti üzerine, Arnavutlak\'ta
Berat sehrine sürülmüs ve bes sene yasadigi bu sehirde veyahut -bir
rivayete göre- hava degisimi için gittigi Ülkün\'de (?) 30 Eylül
1675\'te öldü.
Sabetay\'in bu kadar maceradan sonra iddiasindan vazgeçerek Müslüman
olmasi arkasindan gidenler arasinda siddetli gazap ve hiddet
uyandirmis ve ancak sinirli sayida müridleri asil mesihin göge çikip,
Müslüman kiyafetinde dolasan zatin onun \"hayali\" olduguna inanarak,
kendisine sadik kalmislardir...
\" ... Bir insanin Sebataist olup olmamasinin ne gibi bir sakincasi
olabilir? Sizce Ismail Cem, bu ülke için nasil bir tehlike
olusturuyordu?
- Bakin hanimefendi, bu ise baslarken 1967«yi milat aldim. 1967«den
önceki Sabetaizmi ben bagrima basiyorum. Ama 1967«den sonra sunu
görüyorum: Sebatistlerin bir kismi artik Türkiye«ye sadik degiller.
Bir de endogami nedeniyle, iç evlilik yani, çok zekilastilar. Bana
bugün Aydin Menderes ve digerleri 'Nasil olur da Ismail Cem«in
zekasinin bu kadar düsük oldugunu bildin?' diyorlar. Ben sezgilerimde
hiç yanilmadim... Ama bugün ortada olan sarkicilara, sanatçi
geçinenlere bakin. Bunlarin bir kismina yüz bin yil kadinsiz kalsam
elimi sürmem! Iste onlarin hepsi bu kabileden! Hem güzelligimiz, hem
sanatimiz, hem müzigimiz hem de ahlakimiz bozuldu!
Ve bütün suç Ibrani kökenlilerde öyle mi!
- Hep bunlar ortadaysa, belli yerlere baskasi gelemiyorsa bunlar
yüzünden diyebiliriz tabii...
Iyi de siz Ipekçi ailesiyle filan da sinirli kalmiyorsunuz.
'Sanatimiz, müzigimiz bozuldu' derken, Gülben Ergen'i Sertab Erener'i
kastediyorsunuz. Size göre neredeyse herkes Sabetaist! Bu biraz komik
degil mi?
- Degil efendim. Tabii ki onlari kastediyorum. Ayrica bu ülkede kekeme
biri - BEYAZ - talk sovcu olabiliyorsa, o da Ibrani kökenlidir
diyorum. Ama esas olarak ben kisilerle degil, yasalarla ugrasiyorum.
Türkiye«de Ibrani asilli olmayan biri Disisleri Bakani olmaz. Tek tük
istisnalar vardir ama bu sonucu degistirmez. Sözünü ettigim klanin
disinda kalanlar, Türkiye'de bir yere gelemez. Mesela, TRT Genel
Müdürü olamaz, MIT Baskani olamaz... Bir insan kabiliyetsizse ama çok
para kazaniyorsa Türkiye'de, o büyük bir ihtimalle Ibrani asillidir
diyorum ve arastirmaya basliyorum.
Tabii Sedat Ergin gibi Ibrani asilli oldugu halde geldigi yeri hak
edenleri arastirmiyorum.Mesela Musa Anter. Ki benim dostumdur,
Adana'da parasiz yatili okumustur. O zamanki deyimle, tam bir kiro.
Ama bu kiro, zengin bir Kürt aliminin kendisinden 10 yas küçük kolejde
okuyan kiziyla evlenmistir. Sizce nasil oluyor? Ben böyle bir vakayi
incelerim...Pes yani. Bu simdi komplo teorisi degil de ne! Mustafa
Erdogan da size göre Kürt Yahudisi. Ve Ibrani kökenli olan Gülben
Ergen'le sevgili olmasi tesadüf degil...
- Degil tabii.
Sabetaizmin üç kolu var: Yakubiler, Karakaslar ve Kapaniler. Osman
Kibar, Melih Kibar, Nazli Ilicak Kapanidir. Nereden çikartiyorum?
Nazli Ilicak«in dayisi Turhan Kapanci'dir. Yakubiler, asagi yukari
asimiledir. Ama bir Karakasi hiçbir zaman bir Türk'le, Müslüman'la
evlenmez, dahasi yataga giremez. Bunlari ben icat etmedim ki. Rifat
Bali'nin kitaplarina bakin. Ben ne yapiyorum? Bu isi bilim haline
getiriyorum. Begendigim yüce tuttugum üç kadin var. Biri Halide Edip.
Ama ben onun Ibrani asilli oldugunu biliyordum. Ikinci kadin, Behice
Hanim«dir. Onu da çok severim ama o da Ibrani asillidir. Üçüncüsü de
Sabiha«dir. Ama ben Sabiha«nin kizi Yildiz'in zekasinin çok düsük
oldugunu da yazdim. Mecburum bunu yazmaya. Bir de tabii Fethi Okyar
meselesi var. 'Efendi' demisler ona. \"
Atatürk'ün durumu nedir? Sizce, o da mi Ibrani kökenliydi?
- 'Yalçin Küçük ve Soner lafi buraya getiriyor' diyenler gayri samimi.
Bütün bu anlattiklarimdan Mustafa Kemal'e bir sonuç çikmaz.Esi Latife
Hanim'in Sabeaist olmasi da bu durumu degistirmez. 19. yüzyilda
Sabetaistler arasinda evlilik yasagi vardi. Cemaat, bu yasagi ancak
söyle bozardi: Osmanli'da gerçekten yükselebilecek Ibrani kökenli
olmayanlarla kizlarini evlendirirdi ama dogacak çocuklari Ibrani
olarak yetistirirlerdi. Ne var ki Mustafa Kemal'le Latife'nin çocugu
yok. Zaten Mustafa Kemal'in Ibrani kökenli olduguna dair bir belge de
yok. Bulamazsiniz da. O fakir aile çocuguydu, fakirlerin
istatistikleri tutulmaz. O böyledir demiyorum. Ama Mevhibe Hanim
böyledir...
Ismet Inönü, Sabetaist degildi ama esi öyleydi. Dolayisiyla dogan
çocuklar Ibrani kökenlidir ve öyle yetistirilmistir. Ortada belge
olmamasina ragmen dönmelik ve Yahudilik üzerine ne kadar kitap
okursaniz okuyun, 'Mustafa Kemal de bizdendir' imasi vardir. Sisli
Terakki'nin yayinlarina bakin ya da Internet'e girin dünya
literatüründeki Sabetaistelerle ilgili maddelere bakin, hepsinde
Mustafa Kemal'in kuvvetle böyle oldugunu ima edilir. Oysa gerçekte
onun Ibrani kökenli olduguna dair bir arsiv bulunamamistir. Zaten o
geldigi yerlere hakkiyla gelmistir...( Ayse ARMAN ,YALCIN KÜCÜK\'LE
RÖPORTAJ: HÜRRIYET :07.06.2004 )
Ipekçi ailesini anlatan Selanik\'ten Istanbul\'a Ipekçiler ve Ismail
Cem adli kitap\'tan :
\" ...Büyükada\'nin en güzel yeri olan Nizam\'da otururlardi : Yalman
\'lar, Dervis\'ler, Mina Urgan\'in babasi Tahsin Nahit ve Rusen Esref
Ünaydin ile beraber ( S.7)Müzisyenler Lebibe Ihsan Sezen ve Neyyire
Hanimlar\'dan bahsediliyor.( S.11) , Istiklal Mahkemesi yargiclarindan
Kilic Ali, Altemur Kilic\'in babasi...( S.14 ) Selanik\'teki cemaatten
Bektasilige ve Mevlevilige meyleden ailelerin sayisi hiç te az degildi.
( S.77) , Ünlü ceza hukukçusu Od. Prof. Sulhi Dönmezer ( S.113),.. \"
ILGAZ ZORLU ILE RÖPORTAJ
\" ...Sabetaycilar, Osmanli Devleti\'nin ve Türkiye Cumhuriyeti\'nin
kayitlarina göre Müslümanlar. Ben, Müslüman olmadiklarini iddia
ediyorum. Sabetaycilik, 17. yüzyilda ortaya çikmis, Sabetay Sevi\'nin
kurdugu bir Yahudi tarikatidir. Sabetaycilar, 17. yüzyildan 1920\'lere
dek Yahudilige bagli kaldilar. 1924\'te Karakas Rüstü vakasi yasandi.
Karakas Rüstü, Ankara\'da Millet Meclisine basvurdu ve Sabetayciligi
resmen mahkemelere sundu. Türkiye'de Sabetaycilik diye bir sey
oldugunu söyledi ve bunun arastirilmasini talep etti. Konu, o zamanin
Vatan, Vakit, Son Saat gibi gazetelerinde tartisildi.
Fakat hiçbir sonuca varilamadi. Ayni tartisma 1937 yilinda yeniden
gündeme geldi. Ahmet Emin Yalman ve Yunus Nadi arasinda bir tartisma
geçti..
- Yunus Nadi de mi Sabetayistti sizce?
- Hayir ama saniyorum esi Berrin Nadi Sabetayci idi. Sabetaycilar üç-
dört örgütte etkinlik gösterdi: Mason localari, Ittihat ve Terakki,
Melami ve Bektasi tarikati ve ordu.
- Ordu mu?
- Evet.
- Bugun de orduda...
- Tabii. Bugun de orduda Sabetaycilar var ve Sabetayci generaller var.
Simdi ben burada isim vermeyecegim...
- Neden?
- Cunku dava acilmasini istemiyorum. Onalti tane hakaret davasi
actilar. Cunku Sabetaycilik bir hakaret gibi algilaniyor.
Halbuki bugun bir ordu komutani ve bir kuvvet komutani Sabetayci
kokenlidir. Ve bundan baska pek cok Sabetayci kokenli kurmay subay
var... CHP, kendisini Ittihat ve Terakki\'nin devami olarak gorup,
devrimci bir kimlik edindigini soyluyor. Ben de bu devrimci kimligi
Sabetaycilarin ortaya cikardigini ve Turk siyasetini sekillendiren
onemli bir faktor oldugunu soyluyorum. Solcular biraz kizacak ama,
isin gercegi, Turkiye\'deki sol hareketi kuranlar Sabetaycilardir.
Mustafa Suphi ve Sefik Husnu Sabetaycidir. Yalcin Kucuk\'un Tekelistan
adli kitabina da bakmanizi öneririm.
- Turkiye\'de solculugun temellerini Sabetaycilar atti diyorsunuz?
- Elbette. Yiidiz Sertel\'in annesi Sabiha Sertel Sabetayciydi, zaten
kizi anilarinda bunu anlatiyor. Dervis ailesinden gelen onemli
insanlar var ve bunlar Yildiz Sertel\'le akrabalar. Ben size su
anlattiklarimi mahkemelere delil olarak sundum, o acidan bir problem
yok.
- Bu soylediginiz, Ataturk\'un Sabetayci olmadigi anlamina mi geliyor?
- O konuya hic girmeyecegim cunku bu konuda elimde kesin veriler yok,
arastiriyorum. . Yalniz, Ahmet Emin Yalman\'in Mustafa Kemal\'le
1927\'de yaptigi roportajda, Yalman sunu soyluyordu \"Sizin hayatinizi
etkileyen iki ögretmen var. Biri benim babam, oteki de Semsi Efendi
\'ydi.\" Semsi Efendi, benim buyukbabamin buyukbabasidir.
Ataturk\'un ilk ogretmeni Semsi efendi bir hahamdir ve benim ailem de
17 kusak boyunca bir haham ailesi olarak gelmektedir. Bu arada, Ahmet
Emin Yalman da Sabetaycidir. Ataturk\'un Sabetayci olup olmamasi
onemli degil ama su bir gercek ki Ataturk, Sabetayci kulturun icinde
yer almis bir insandi.
- Eger size Rahsan Ecevit\'in Sabetayci oldugunu soylememi
istiyorsaniz, tamam Rahsan Ecevit Sabetayci kokenlidir; ben size bunu
soyleyeyim, siz de yazin fakat..
- Hayir, benim boyle bir beklentim yok..
- Size biri \"Sirf adamin biri bunu soyledi diye nasil yazarsin?\"
diye sorabilecegi icin ben size 1924 mubadelesini anlatmak zorundayim.
1924 mubadelesinde Rahsan Ecevit\'in ailesi ve benzeri aileler Selanik
\'te ve civarinda bulunan mal varliklarina karsilik Istanbul - Ankara
- Izmir\'de mulk alamadiklarindan, Cumhuriyet devrinde bir komisyon
kurulmus [Muhtelif Mubadele Isleri Komisyonu] ve bu komisyon
tarafindan kendilerine Sebinkarahisar\'dan toprak verilmistir.
Simdi bu hanimefendi \"Ben Sebinkarahisarliyim\" diyor. Ve kendileri
gidip Sebinkarahisar\'da oturmamistir. Ciller\'e gelelim: Gecenlerde
DYP\'den beni aradilar, soruyorlar \"Tansu Ciller Sabetayci mi?\"
Tansu Ciller\'in babasi, Mustafa Necati Ciller\'di galiba adi, 1924
mubadelesi sirasinda ya Son Saat ya da Vakit gazetesinde muhabirdi ve
Karakas Rustu\'yu birebir izleyen biriydi. Cemaat tarafindan
gorevlendirilmisti. Demek istedigimi, bir kisini Sabetayci olmasi,
ille de bir dinî inanci surdurmesi demek degil, o kulturun icinden
gelmesi demek.
Mesela, bir Sabetayci hicbir zaman Islam\'a inanamaz, bu mumkun degil.
- Bu durumda Kemal Dervis..
- Kemal Dervis\'in Sabetayci oldugunu, simdi size bir makale vereyim
ve hemen.. Kemal Dervis, Ismail Cem, Rahsan Ecevit ve can Paker
dortlusu.. Can Pakerle ben akrabayim. Can Paker\'in esi olan Mihriban
hanim, benim annemin teyzesinin oglu olan Yasar Malta\'yla Yeni
Tekstil diye bir sirkette ortak. Size sozunu ettigim bircok insanla da
akrabayim zaten, yani size verdigim bilgilerin cogu aile
kaynaklarindan geliyor, asparagas degil.
... Halil Bezmen 1994\'te Amerika\'ya gitti ve \"Ben Yahudi\'yim,
Turkiye\'de baski goruyorum\" dedi. Halil Bezmen mesela Kurt olsaydi,
Amerika\'da \"Ben Kurt\'um, baski goruyorum\" deseydi ne olurdu?
Devlet Guvenlik Mahkemeleri Halil Bezmen hakkinda dava acardi ve
vatandasliktan cikarilmasi icin ugrasirlardi. Hicbir DGM, Halil Bezmen
\'in \"Ben Yahudi\'yim ve baski goruyorum\" lafini bir suc kabul
ederek dava acmadilar.
Cunku acamazlardi.
- Neden?
- Cunku, Turkiye\'de uzun yillar ceza davalarinda bilirkisi olan Prof.
Dr. Sahir Erman Sabetayciydi. Size verdigim, Sisli Terakki Lisesi\'nin
Vakfi\'nin genel kurulunu gosteren belgeye dikkat edin. [Terakki Vakfi
Genel Kurulu\'nu gosteren iki sayfalik bir brosurde vesikali
fotograflari bulunan uyelerden soz etmeye basliyor.] Vakfin Baskan
Yardimcisi Bulent Tanla su anda CHP\'de ikinci adamdir. Yan tarafta
Prof. Dr. Hasan Erman\'in fotografi goruluyor; sozu gecen Sahir Erman
\'in ogludur Hasan Erman ve Istanbul Universitesi\'nde ogretim
uyesidir.
1972\'de Inonu\'yu deviren raporu yazan Prof. Dr. Ahmet Yucekok\'u
goruyoruz sayfanin altinda; o da su anda aktif olarak siyasetin
icinde. Arka sayfanin basinda, Kemal Dervis\'in yakin dostu Asaf Savas
Akad var, Sabetaycidir kendisi. Ah, Can Paker de bu okulda, ne
tesaduf! Asagida, TESEV\'in cok onemli bir uyesi ve Turkiye
Sabetaycilarinin siyasi orgutlenmesini saglayan adamlardan biri olan
Prof. Dr. Ilter Turan\'la karsilasiyoruz. Bu insanlarin cok kisa
surede yukseleceklerini ve Turkiye\'de cok onemli yerlere
geleceklerini, Jarusalem Report dergisine yazdim.
- Madem oyle, kac Sayetayist oldugunu soyleyin.
- Ben, 1924\'te 25 bin Sabetayci geldigini biliyorum. Bugune kadar da
toplam nufusun 100 bin civarina ulastigini tahmin ediyorum.
- 1970\'lerden itibaren CHP icinde bir degisim yasandi. Ismet Inonu
\'nun ekibine karsi Rahsan Ecevit bir ekip kurdu. Bu ekibin onde gelen
isimleri Bulent Tanla, Ilter Turan ve Ahmet Yucekok\'tu. Rahsan hanim,
o tarihte, pek cok Sabetayciyi biraraya getirdi. IMF heyetinde de
Turkiye\'de de Kemal Dervis\'ten cok daha iyi iktisatcilar oldugu
halde Kemal Dervis getirildi cunku Rahsan hanimin istedigi biriydi ve
Sabetayciydi. 12 Eylul\'de kac tane Sabetayci tutuklandi bakalim.
Ismail Cem o zaman aktif olaraksiyasetin icindeydi, tutuklanmadi.
Bulent Tanla tutuklanmadi. Haklarinda dava dahi acilmadi.
- Ordu bilerek mi tutuklamadi yani?
- Askerlerin icinde de Sabetaycilar var. Mesela gecmisteki Genelkurmay
Baskanlarindan Refik Tulga Sabetayci kokenliydi. Belki de ailesi bunu
yalanlar. Burada ciddi bir problem var: Bir Sabetayci, \"Ben Sabetayci
degilim\" diyebilir. Mesela, Orhan Pamuk, Aksiyon dergisinde aciklama
yapiyor ve \"Ben Sabetayci degilim\" diyor. Bu bey, eski Istanbul
Valisi Muhittin Ustundag\'in akrabasidir. Yalcin Kücük\'ün soyledigi
cok ilginc bir sey var. Diyor ki \"Turkiye\'de bir insanin bir yere
gelebilmesi icin Sabetayci olmasi gerekiyor.\" Ben de buna
katiliyorum.
- Orhan Pamuk\'un \"buyuk romanci\" olmasinin yaninda AB vb. Konularda
beyanatlar vermesi sizce, Sabetayci olusuyla mi alakali?
- Sorarim size, mesela Can Paker kimdir? Henkel adli firmanin genel
müdürüdür. Isadami degildir, maasli müdürdür. Can paker ayni zamanda
TESEV\'in baskanidir. Bu beyefendi her hafta NTV\'ye cikiyor, neden
sizce? Cunku NTV\'nin sahibi Sahenk ailesidir. Sahenk ailesi
Nigdelidir, ama Selanik gocmeni bir ailedir. Osmanli Bankasi ve
Garanti Bankasi da bu grubunudur ve demec verebilecek bircok adamlari
oldugu halde neden Can Paker\'i her hafta agirliyorlar? Cünkü, Can
Paker gelecegin basbakani olarak yetistirilen bir Sabetaycidir.
- Can Paker basbakan olacak oyle mi? Bu kadar basit mi sizce?
- Evet. Bakin, Turkiye bu kadar basit yonetiliyor. 200 milyar dolara
yakin ic ve dis borcu olan bir ulke, eger oksurmek icin Amerika\'dan
izin aliyorsa ve bugun Turkiye\'de yasayanlarin cogu bir sekilde
kapagi Amerika\'ya atip colugumu cocugumu Amerika\'da okutayim diye
dua ediyorsa, Turkiye\'de Ingilizce egitim veren okullardan cikan
insanlar birinci sinif, geride kalanlar ikinci sinif vatandas
oluyorsa, siz bunu secseniz de secmeseniz de bu olur. Ya secimle olur
ya da 28 Subat sureci gibi, Cevik Bir gibi Sabetayci bir subayin
yaptigi bir hareketle...
- Bir saniye siz Cevik Bir\'e Sabetayci mi..
- Evet, bunu kendisi acikladi zaten. Simdi bana oyle sorular
soruyorsunuz ki sasiriyorum. Yalcin Kucuk de Cevik Bir\'in Sabetayci
oldugunu ima ediyor ama acikca soylemiyor. Cunku cekiniyor. Ben
bunlari soyluyorum cunku bir akademiye bagli degilim, bir cemaat
tarihcisiyim.
- Söylediklerinize gore, Turkiye\'de Sabetayci bir siyasi ekip ve
onlarin bir siyasi projesi var. Anladigim kadariyla da Turkiye\'nin
ekonomik bunalimindan istifade etmeye dayali bir proje bu ve pek de
hayirhah degil... Simdi neden bu durum aciga vurulmuyor?
- Cünkü Sabetayci kokenli politikacilar cok buyuk miktarda para
dagitiyorlar. Mesela, cok merak ediyorum TESEV adli vakif ABD
hukumetinden ya da ABD\'deki sivil toplum orgutlerinden ne kadar para
aliyor ve bu paralarla kimlere is yaptiriyor? TESEV\'in destekledigi
bazi gazeteciler var. Bunlardan biri kim biliyor musunuz? Can Paker
\'in kizkardesi olan Canan Barlas\'in kocasi Mehmet Barlas.
- Mehmet Barlas su anda Yeni Safak\'ta yaziyor ve gazete icinde
muteber bir konumda. Esi Sabetayist oldugu icin Sabetayist kulturle
yakindan iliskili oldugunu soyluyorsunuz yani Mehmet Barlas\'in?
- Evet, bunu soyluyorum.
- Mehmet Barlas\'la Yeni Safak arasindaki..
- Bunu bana sormayin, Mehmet Barlas\'a 10 bin dolar maas veren Yeni
Safak\'in idarecilerine sorun.
- Sizin yorumunuzu soruyorum. Yani Islamcilarla..
- Bakin, Türkiye\'de birinci sinif vatandaslar ve ikinci sinif
vatandaslar var. Diger ayrimlar bunun gerisindedir. Amerikalilar, her
ulkede kendilerine destek olacak adamlari bulurlar, secerler. Bu
insanlarla birtakim maddi iliskiler kurarlar, ABD\'de yasama imkani ve
benzeri avantajlar saglarlar. Sadece Turkiye\'de degil, her yerde
boyledir. Turk halki, kendisinin bagimsiz oldugu gibi yanlis bir
inanci tasiyor.
Halbuki bagimsizlik maddiyatla olur. Libya Lideri Muammer Kaddafi \"28
Subat surecinde Sabetaycilarin parmagi var\" dediginde bu adamlar Libya
\'yla iliskileri kesmeye kalktilar. Ayni askerler, Cevik Bir Amerika
\'da Yahudi oldugunu soyledigi zaman neden bir sey yapmadilar? ...
Bosna olayi benim cok ilgimi cekmisti. Avrupa\'nin ortasinda bir
soykirim yapildi. Ve buna Ingilizler karsi cikti. Teatcher, \"Bu bir
soykirim\" dedi ama Avrupalilar hicbir sey yapmadi. Bugun Sirbistan
\'in AB\'ye girmesi tartisiliyor.
-Turkiye\'deki Sabetayistleri muthis bir guc odagi olarak
sunuyorsunuz. Bu insanlarin karsisinda yer alan bir baska guclu unsur
yok mu?
- Var, mesela Cerkezler var.
- Nasil yani?
- Devlet yonetiminde gorev alan Cerkez kokenli insanlar var. Ideolojik
bir ayrim yapmak gerekirse... Sabetaycilarin karsisinda onlar kadar
kuvvetli hicbir kesim yok...Yeni Safak\'ta uc kisi var, bunlara dikkat
edin. Bunlardan biri Cengiz Candar\'dir, Sabetaycidir ve bunu Salom
gazetesine verdigi beyanatta belirtmistir. Ikincisi, Mehmet Barlas.
Ucuncusu de annesi Sabetayci kokenli olan Nazli Ilicak\'tir. Butun
bunlari anlatmanin durumu degistirmeyecegini de belirtmek gerek.
Kimsenin umursadigi da yok zaten. Bana oyle acayip mektuplar geliyor
ki.Size bir çirpida dört tane Sabetayci disisleri bakani sayabilirim:
Tansu Ciller, Ismail Cem, Emre Gonensay, Coskun Kirca. Kurtler de
dahil hicbir etnik grubun dort disisleri bakani yok.
Cunku boyle bir organizasyon yok... Sükrü Sina Gürel Sabetaycidir,
istedigi kadar degilim desin.Rahsan hanim, Golda Meir\'e benzer...
Sabetaycilari bilmeden, güçlerini ve tesirlerini hesaba katmadan,
Türkiye\'nin siyasi yapisini, resmi ideolojisini anlamak, zihinlere
takilan sirlarin içyüzünü fehm etmek mümkün degildir. Bu konuya, ciddi
ve ilmi arastirmalar seviyesinde yaklasmadan, yakin tarihimizi çözmek
mümkün olamaz...Kitapta 'Yahudi\' ya da 'Sabetayci\' olduklari iddia
edilen isimler sunlar:
Tanzimat Basvekillerinden Ahmet Vefik Pasa\'nin dedesi, Kibrisli Kamil
Pasa, Halide Edip Adivar\'in babasi Mehmed Edip Bey, Ziya Gökalp\'le
birlikte Türkçülük yapan Alp Er (Asil adi Mohiz Kohen), Maliye naziri
Cavit bey, Ahmet Emin Yalman, Abdi Ipekçi, DP dönemi bakanlarindan
Emin Kalafat, Halil Bezmen, Akin Birdal\'a suikast düzenleyen Tufan
Güraltay... ( Mehmet Sevket Eygi \'Yahudi Türkler Yahut Sabetaycilar\'
ZVI-Geyik Yayinlari )
PROF. YALCIN KÜCÜK\'TEN
Onomastique ( isim-bilim )
\"...Ne yazik ki ülkemizde \"isim-bilim\" olarak türkçelestirdigimiz
onomastique disiplini el degmemis durumdadir; halbuki büyüleyici
oldugunu söyleyebiliyorum. Her halde yahudi onomastique\'i en zor
olanidir; çünkü Babylon sürgününden sonra Ibrani\'yi unuttular, Ibrani
isimleri Arami telaffuz etmeye basladilar, daha sonra da, MÖ. 3.
Yüzyildan itibaren elenizasyon ile birlikte isimlere Yunani ekler
koydular, Ezra\'nin Esdras olmasi ve bize \'Esra\' olarak gelmesi
örnektir, çogu zaman isimleri bizim gecekondu evleri türünden eklemli
durumdadir.
Diasporada ise birisi Ibrani ve digeri yasadiklari yere uygun iki isim
almayi adet edindiler; bu nedenle bütün sabatayistler de iki
isimlidir. Ancak bazen diasporada, ibrani ismi, çevirerek bulma yoluna
da gittiklerini de görüyoruz; \"Hayyim\", Ibrani\'de \"hayat\"
anlamindadir ve Italya\'da Hayyim yerine \"Vital\" kullanildigini
görüyoruz ve buradan \"Vitali\"
ismine ulasiyoruz, \"hayatim\" anlamindadir ve Hakko\'nun adidir.
\"Eliezer\" çok kullanilan bir Ibrani adidir; fakat, Arap ikliminde
bunun tam karsiligi \"Mansur\" olmaktadir ve ayni anlama geliyor ve
artik yahudi dünyasinda ayni ölçüde tasiniyor, böylece Cem Mansur\'un
soyadina gelmis oluyoruz... Ibrani isimler sözlügüne baktigimizda ise
aradigimizi bulmakta gecikmiyoruz, has Ibrani \"Susan\" ismi var ve bu
\"Suzanne\" olarakta yaziliyor ki, tam söylenisi suzan\'dir. \"Suzan\"
Ibrani\'de \"zambak\" anla**na geliyor, bu sanatçimiza pek uygun
düsüyordu...
Bu sahne sanatçimiz hakkinda böyle bir iddiada bulunmuyorum, sadece
sabatayistlerin ve hatta yahudilerimizin isim koyma yollarina isaret
ediyorum. Israil\'de Adin/Edin adi çok modadir ve bunu Türkiye\'de
Edin biçimiyle ve yaygin bir soyadi olarak görüyoruz. Israil\'de
isimler transseksüel olmakla birlikte kizlar için \"Defne\" adinin çok
tasindigini biliyoruz; Türkiye\'de de yayilmaktadir. Bizde
sabatayistler \"Nilifer\" adina da düskünler, \"Nili\" olarak
kisaliyor ve böyle söyleniyor; bu ad da Israil\' de çok seviliyor.
\"Eren\" kuskusuz, bizde Türk mistiginde önemli bir yere sahiptir;
Eran/Eren olarak simdi Yahudi dünyasinda da çok tutuluyor. Ve
ülkemizde de ithal edildigini saptiyoruz. Diger yandan Ittihat ve
Terakki\'nin önemli bir isim olan E. Caraso, soyadini \"Karasu\"
yapmisti, oglunun adi Bilge Karasu idi, ve yahudi olarak taninmayacak
ancak \"Bilge\" ayni zamanda Tevrat\'ta geçen ve \"sevinç\" anlaminda
bir isimdir. Ü
\"Cem\", Cem Boyner, Cem Ipekçi, Cem Özer örnekleriyle bildigimiz bir
isimdir;
\"Mansur\" soyadi, dünya yahudiliginde çok saygindir ve Cem\'in babasi
Ali Mansur Orhan Pamuk\'u yazdim, Tel-Aviv ve Londra\'da çok
begeniliyor ve Türkiye\'de begenen tek bir insan çikmiyor, bunu,
degerler sistemimize bir suikast saymak zorundayiz. Adini, Abdi Ipekçi
\'nin Milliyet\'inden aldigi bir ödülle duyurdu, bunun perde arkasi
çok dedikoduludur; Mehmet Eroglu kazanmisti, sonradan ortak yaptilar,
bellegim beni yaniltmiyorsa, jüride A. Ilhan vardi, biliyordur.
Yasar Kemal, Yüce Gök ömrünü uzun etsin, tek romanli yazardir; tüm
yazdiklarinin içinde roman sayilabilecegimiz sadece Ince Memet var.
Karisi Tilda\'nin çevresi ve Paris\'te Abidin Dino\'nun yahudilerin
çok etkili oldugu Fransiz Komünist Partisi\'yle kurdugu iliskiler
sayesinde parlamistir; hâlâ \"Nobel Adayi\" rantinin üzerinde
oturmaktadir. Demek, Türkiye\'nin bütün degerleri ülke disinda
yaratiliyor ve yahudi eli degmedikçe, deger deger olamiyor; buna isyan
etmek durumundayiz.
M.Gazi Yasargil kimdir? Ne yapti da bir çirpida fahri doktora
veriyoruz? Cankaya\'da \"üstün hizmet madalyasi\" takiyoruz, bizde hiç
benlik bilinci yok mu? Belki Isviçre\'de ameliyata gidebilecek üç-dört
zenginin disinda Prof. Yasargil, hangimize hangi hizmeti yapti? Bu
sorulardan sonra herkesi birlikte utanma seansina çagiriyorum. \"Ey
Türk Halki, kimleri yükselterek seni alçaltiyorlar\". Bunu haykirmak
zorunludur.
Peki cerrah Yasargil çok yüce de, cerrah Göksel\'in ne eksikligi var;
Prof. Hüsnü Göksel; cenazesi Missuri ile getirilen Washington Sefiri
Baydur\'un damadi, taninmis lobyist Ahmet Ertegün\'ün enistesidir, New
York\'ta doktorluk yapmistir, istese kalabilirdi, eksikligi ülkesine
dönmesi mi, demek, biz, Türkiye\'de deger olmaz demek istiyoruz...
Prof. Yasargil\'in \"Dianne ile evlenmeyi tercih ettigini\" magazin
basinindan ögrenmis bulunuyoruz. Modele uygundur ve kizinin adi \"Leyla
\" imis; burada da tam isabet ediyoruz, ayrica oglunun adi da da \"Can
\" olarak magazine geçiyor; bu isim, Fransizca \"Jean\" ve Ingilizce
\"John\" isimlerinin Türkçe simetrigi sayiliyor ve Ibrani\'de Yohanan
oldugunu biliyoruz. Demek isim-bilim de bir bilimdir, bu sonuca
ulasiyoruz.
Gazi Erçel Yasar Bank\'i batirmakla suçlanmaktadir. Batik banka
Izmirlidir ve onomastique açidan \"yasar\" sözcügü üzerinde yeterli
ölçüde durmus buluyorum. Izmir de sabatayizmin vatanidir, burada da
sabatayistler, bir belediye baskani, Osman Kibar, milletvekili Osman
Kapani, bir gazete, Yeni Asir çikardilar ve ben yillardir, ilk
kursunun Hasan Tahsin tarafindan atilmadigini yazip duruyorum. Hasan
Tahsin de, asil adi \"Osman Nevres\' olan bir sabatayistti.
Özdem Sanberk ; \"berk\" veya \"berg\", \"Bergman ve Rosenberg\"
örneklerdir, Ibrani\'de \"dag\" anlamina geliyor ve çok tasiniyor. Bu
arada kaydetmemde yarar olabilir; Madam Ciller\'in oglunun da adidir
ve yayina hazirlanmis.Sefir Sanberk, Avrupa Birligi genel
sekreterligini reddederek bu vakfin basina geçti...
ISIM BIR IPUCU,TEK BASINA SONUCA GÖTÜRMEZ : Sabatayist
arastirmalarimda isim-bilim benim için sadece bir ipucudur; tek basina
hiç bir sonuca gitmeyecegini tekrarliyorum. Sabataycilar arasindaki
endogami kurali ve özellikle müslümanlarla evlenmeme yasasi, çok daha
önemlidir...
Sabetayci Yapilanma
ÜNIVERSITE:
Ülkemizin hemen bütün önemli üniversitelerinin rektörleri yahudi
asillidir. Bu da basörtüsünün neden siyasal islamin simgesi oldugu
aldatmacasiyla çarpitildigini, rektörlerin neden yeni hükümete
böylesine sasirtici bir çikista bulunduklarini açikliyor zannederim.
YÖK baskani Kemal Gürüz, Istanbul üniv. rektörü Kemal Alemdaroglu ve
medyatik yardimcisi Nur Serter, Koç üniv. rektörü Seha Tiniç,
Galatasaray üniv. rektörü Erdogan Teziç, Bilgi üniv rektörü Lale
Duruiz ve eski rektör Ilter Turan, Bogaziçi üniv. rektörü Sabih Tansal
ve eski rektör Üstün Ergüder, Isik üniv. rektörü B. S. Yarman, Marmara
üniv. rektörü Tunç Erem sabetayci (yahudi asilli)dir.
Medyada çok görülen ve kanaat önderi olarak sunulan Asaf Savas Akat ve
esi Nilüfer Göle, Eser Karakas, Ahmet Insel, Taner Berksoy, Kenan
Mortan gibi hocalar ve medyada ismi çok geçen hukuk profesörlerinin
çogunlugu sabetaycidir. Nasil Sisli Terakki ve Feyziye Isik Mektepleri
cemaatin ortaögrenim okullariysa Isik ve Bilgi üniversiteleri de
yüksekögrenim kurumlaridir.
ORDU:
28 Subat\'in mimari olan ve laiklik ve Atatürkçülük konusunu sasirtici
üsluplarda dile getiren Cevik Bir, Dogu Aktulga, Dogu Silahçioglu
(Sultanbeyli ilçesine dindar çogunluga nispet olsun diye izinsiz
Atatürk heykeli diktiren pasa) ve Yalçin Isimer (GATA\'nin açilisinda
\'belleyecegiz\' konusmasini yapan pasa) yahudi asillidir. Yalçin Pasa
ayni zamanda masondur.Ordu, cemaatin disisleri kadar olmasa da oldukça
güçlü oldugu bir kurumdur, çesitli dönemlerde genelkurmay baskanina
kadar her düzeyde pasalarimiz oldu.
Halen de Kara Kuvvetleri Komutani Aytaç Yalman cemaatimiz mensubu her
seviyede bir çok general ve kurmay subaylarimiz bulunuyor. Terfilerde
ve atamalarda cemaat mensuplari gözetilir, harp okullari ve sinif
okullarina mutlaka yeterli sayida ögretmen gönderilmesine dikkat
gösterilir. ASAL\'da her zaman birileri bulundurulur; eger ayni yüksek
gelir düzeyine sahip aileler arasinda bir arastirma yapilsa sabetayci
olanlarin müslüman Türklere göre çok daha rahat yerlerde askerlik
yaptiklari görülecektir.
Bir diger nokta askeri alimlardir: ordunun alim yaptigi ekipman ve
silah tüccarlari/aracilarin önemli bir bölümü sabetayci yada sabetayci
baglasigidir. Ordu içindeki sabetayci yapilanmanin gücüne örnek olarak
Oyak sirketi olan Renault MAIS\'in son üç genel müdürü Ates Ünal
Erzen, Onur Baytok ve Ibrahim Aybar\'in ve Aselsan\'in genel müdürü
Necip Kemal Berkman\'in sabetayci oldugu örnegini verebilirim. Oyak
grubu sabetaycilarin yogunlukta oldugu ve terfilerin çogunlukla cemaat
içinden gerçeklestigi bir gruptur.
SIYASET:
Tansu Ciller ve esi Özer Uçuran, Rahsan Ecevit (her iktidar döneminde
ve özellikle 1974\'te cemaatin devlet içinde güçlenmesini saglamis çok
önemli bir isimdir), Erdal Inönü\'nün esi Sevinç Inönü (Sohtorik
\'lerden), DTP\'nin basina geçirilen Mehmet Ali Bayar, Ismail Cem
(dedelerinden biri hahamdir), Kemal Dervis, Sükrü Sina Gürel, Bülent
Tanla, Sefa Sirmen, Hüsamettin Özkan\'in dünürü Erdogan Alkin, Cem Uzan
\'in esi Alara Koçibey, Altan Öymen, eskilerden Haluk Bayülgen, Barlas
Küntay, Hayrettin Erkmen, Ahmet Isvan yahudi asillidir.
Ayrica komünizmin Türkiye\'deki ilk öncüsü Mustafa Suphi, 80 öncesi
komünist liderlerden Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran, günümüzden
Ercan Karakas da sabetaycidir.Cemaatte \'kendinden menkul bir mesih
bozuntusu\' olarak görülen Ilgaz Zorlu bu çekismede Kapancilar adina
çalismaktadir (Zorlu\'nun tüm ifsaatlarina ragmen hala öldürülmemis
olmasinin bir sebebi bu, digeri de ölümünün kamuoyunun ilgisini
tamamen sabetaycilik konusu üzerine yogunlastiracak olmasi
tehlikesidir). Cem Boyner\'in YDH\'si ve Ismail Cem\'in YTP\'si
basarisizliga ugramis birer sabetayci insiyatiftir.
DISISLERI:
Disisleri cemaatin is dünyasiyla birlikte en güçlü oldugu alandir.
Disisleri bakanlarimizin ve diplomatlarimizin önemli bir kismi yahudi
asillidir. Ismail Cem, Sükrü Sina Gürel, Ilter Türkmen, Emre Gönensay,
Coskun Kirca, Onur Öymen, Kaya Toperi, Zeki Kuneralp, Özden Sanberk,
Yalim Eralp, Filiz Dinçmen yahudi asillidir. Bu diplomatlar
emekliliklerinden sonra medya tarafindan uzman ve kanaat önderi olarak
sunulmaktadir.
DIGER BÜROKRASI:
Yargitay Cumhuriyet Bassavcisi Sabih Kanadoglu, Merkez Bankasi eski
baskani Gazi Erçel, simdiki Hazine Müstesari Faik Öztrak,
Cumhurbaskanligi sekreteri Tacan Ildem yahudi asilli bürokratlardir.
MIT müstesari olmanin sarti sabetayci yada mason olmaktir. Kendisi de
mason olan Senkal Atasagun\'un (babasi bir generaldi) selefleri olan
Ziya Selisik, Fuat Dogu ve Sönmez Köksal vs. masondurlar. Hiram Abas
da masondur. 12 Eylül yönetimi tarafindan kendisine MDP\'nin
kurduruldugu orgeneral Turgut Sunalp 80 öncesinin kontrgerila örgütü
Ergenekon\'un basidir ve aileden masondur.
SIVIL TOPLUM ÖRGÜTLERI:
CYDD ve CEV tamamen sabetayci insiyatifle kurulmus sivil toplum
örgütleridir. ADD (Atatürkçü Düsünce Dernegi) Atatürk\'ün bir araç
olarak kullanilmasi amaciyla cemaat tarafindan kurulmustur. Üç onur
kurucusundan biri Kapancilar kolundan Münci Kapani\'dir ki diger iki
onur kurucusundan da en az birinin cemaatten oldugunu saniyorum,
ayrica dernegin 1. numarali kurucusu kayitlarda Hifzi Veldet
Velidedeoglu olarak geçer ki kendisi sabetaycidir. Gazeteciler
Cemiyetinin son iki baskani Nezih Demirkent ve Nail Güreli yahudi
asillidir. TÜSIAD da yari yahudi-insiyatifli bir kurumdur. YASED
baskani Faruk Yöneyman da sabetaycidir.
Cemaatin en güçlü ve kamuoyunu yönlendirmede en çok umut baglanan
sivil toplum örgütü TESEV\'dir ki 16 yönetim kurulu üyesinden benim
tanidigim su isimler yahudi asillidir: Özden Sanberk, Yilmaz Argüden,
Can Paker, Üstün Ergüder, Ilter Turan, Ilter Türkmen, Ersin
Kalaycioglu. Ayrica yahudi olan Ishak Alaton da (Ishak bey\'in
digerlerinin aksine nüfus kagidinda da musevi yazar, yani sabetayci
degildir) bu vakfin yönetim kurulu üyelerinden biridir. Bu tür sivil
toplum örgütleri kurulurken, yönetime adam seçerken ne olur ne olmaz
diyerek kadronun tamamen sabetayci olmamasina özen gösterilir.
Diger üyeler mason localarinin sabetayci olmayan üyelerinden, aparat
diyebilecegimiz baglasiklardan ve sempatik isimlerden seçilir. Ahmet
Salih Ilkorur gibi Hür ve Kabul Edilmis Masonlar Büyük Locasi\'nin
merhum büyük üstadi Sahir Talat Akev de sabetayciydi (yerine geçen
Demir Savasçin kendisi gibi sabetayci olan Can Atakli\'nin
kayinbiraderidir). Mimar Sinan Locasi\'nin eski üstadi muhteremi Resat
Atabek, yine üstadi azamlardan Cumhur Ferman da sabetaycilardandir.
Masonluk bugün cemaatin organize olmasinda çok önemli bir islev
görürken sivil toplum örgütlerimiz de medyayla birlikte kamuoyunun
istenildigi yönde olusturulmasina hizmet etmektedir.
BASIN:
Cumhuriyetin kurulusundan beri Türkiye\'de basin sabetayci güdümlü
olmustur. Ahmet Emin Yalman, Sedat Simavi, Haldun Simavi, Abdi Ipekçi,
Zekeriya Sertel yahudi asillidir. Sabah ve ATV\'nin sahibi Dinç Bilgin
yahudi asillidir. Bu grubun hemen bütün önemli isimleri yahudi
asillidir; Güngör Mengi, Ruhat Mengi, merhum Gülçin Telci, Murat
Birsel, Okay Gönensin, Levent Tüzemen, Ilker Sarier, Sedat Sertoglu,
Ercan Arikli vs. NTV\'nin sahibi Ferit Sahenk (Dogus grubu) yahudi
asillidir (NTV bugün cemaatin Can Paker ve TESEV güdümlü programlarla
kamuoyunu yönlendirdigi en önemli TV\'dur). Dünya gazetesinin kurucusu
Nezih Demirkent ve genel yayin yönetmeni Osman Arolat sabetaycidir.
Milliyet, Hürriyet, Radikal, Posta, Kanal D ve CNNTürk\'ün sahibi
Dogan grubu ve Aksam, Show TV ve Cumhuriyet\'in % 40 hisse sahibi
Cukurova gruplari da Isdünyasi bölümünde anlattigim gibi cemaat
baglasigidir. Vatan gazetesi eski Sabah çalisanlari tarafindan
çikarilmaktadir, sabetaycidirlar. Medyamizin önemli simalari olan Nuri
Colakoglu, Güneri Civaoglu, Mehmet Ali Birand, Can Atakli, Ali Sirmen,
Gülgün Feyman, Umur Talu, Aziz Üstel, Nazli Ilicak, Cengiz Candar,
Ilnur Cevik yahudi asillidir.
Mehmet Barlas da esi Canan Barlas (Can Paker\'in kardesi) dolayisiyla
cemaatle akraba ve kraldan fazla kralcidir. Murat Belge sabetayci
Yakup Kadri Karaosmanoglu\'nun yegenidir. Iletisim yayinlarini
kurarken arkasindaki finansör sabetayci Osman Kavala\'ydi. Hep
basindaki sabetayci yazarlardan bahsedilir ama Zeynep Gögüs ve Mehmet
Altan gibi esleri sabetayci olan yazarlar unutuluyor. Gazeteler ve
televizyonlarda toplumu yönlendirmek için kanaat önderi olarak sunulan
kimseler arasinda sabetaycilar agirliktadir ve is dünyasinin genelinde
oldugu gibi sabetayci birilerini çalistirmak bir medya kurumunun
basarisi için olmazsa olmaz bir parametredir.
IS DÜNYASI:
Koç Grubu ve Cukurova Gubunun üzerinde hem büyüklükleri hem de
yapilarinin ilginçligi sebebiyle özellikle duracagim. Akkök grubunun
sahibi Dinçkök\'ler, Sahenk\'ler (Dogus grubunun sahibi olan bu
ailenin Ayhan Sahenk vakfi\'nin logosu Davud yildizinin stilize
edilmis halidir), Eczacibasi\'lar, Koçman\'lar, Cem Boyner, Tekfen\'in
sahiplerinden Feyyaz Berker, Feyyaz Tokar, Bezmen\'ler, Edin\'ler,
Özgörkey\'ler, Atabek\'ler, Dedeman\'lar, Merzeci\'ler, Kurttepeli
\'ler, Sahap Kocatopçu, Ömer Cavusoglu, Ahmet Kozanoglu, Ali Üstay,
Arman Kirimli, Alp Yalman, Faruk Süren, Nur Akgerman, Mehmet
Üstünkaya, YKM\'nin sahibi Tan ailesi, Feyyaz Tokar, Ibrahim Betil,
Akin Öngör, Kahraman Sadikoglu, Henkel\'in yönetim kurulu baskani Can
Paker, Siemens\'in yönetim kurulu baskani Zafer Incecik, STFA\'nin
kurucularinin manevi oglu Eser Tümen (CNNTürk\'te çalisan kizi Esra
Tümen Raif Dinçkök\'le evlenmek üzere) ve torunlari Taskent\'ler
yahudi asillidir.
Isdünyasinin önemli aileleri içinde güçlenmek, baglasik olusturmak ve
güvenlik sübabi kabilinden çocuklarini sabetayci ailelerin
çocuklariyla evlendirmek, sabetayci ve mason profesyoneller
çalistirmak (uluslararasi sirketlerde dahi masonluk ve sabetaycilik
yükselmede etkilidir) çok önemlidir; Koç\'u büyüten isadamligindan çok
yahudiler ve sabetaycilarla baglasik kurmus olmasidir. Cemaat
mensuplari her kurumda oldugu gibi isdünyasinda da birbirlerini tutar,
birbirlerine is verir, birbirlerinden alisveris eder
(otomobil bayisinden insan kaynaklari danismanina kadar), cemaat
arasindan çikan yetenekli gençlere çesitli imkanlar sunar, mutlaka bir
yerlere getirir, örnegin Can Paker\'i Henkel\'in basina geçiren Alber
Bilen\'dir, Ugur Bayar\'in Özellestirme Idaresinin basina geçirilmesi,
Ismail Cem\'in 80 öncesi TRT genel müdürlügüne atanmasi bu türden
nepotizm, kayirma ve kadrolasmalarin siyasetteki izdüsümlerine
örnektir. Talat Halman\'in Erendiz Atasü\'yü itelemesi dahi bu tür bir
pazarlama örnegidir.
Bir ilginç not:
bugün Türkiye\'nin neredeyse bütün büyük müteaahhit sirketlerinin
sahipleri yahudi asillidir yada akrabaliklari vardir. Sadece bir kaç
örnek: Alarko\'nun sahiplerinin yahudi oldugunu herkes biliyor. Tekfen
(Feyyaz Berker), Enka (Sarik bey yahudi asilli degil bildigim
kadariyla ama Sisli Terakki mezunudur ve kizi Zeynep Keyman bir
sabetayciyla evlidir), STFA (Eser Tümen ve torun Taskent\'ler
sabetaycidir ki bunlardan Nur Taskent yakin zamana kadar sabetayci
Dedeman\'lardan Özlem Önal\'la evliydi).
Gazetelerde çikan ve Hazine yada BDDK tarafindan dogrulanan Isviçre
bankalarinda Türklere ait 65 milyar dolar oldugu haberini size biraz
açayim: isin içinde oldugum için biliyorum ki bu paralarin büyük kismi
cemaatimiz mensuplarinindir. Bu topraklarda yapilan ticaretle ele
geçen paranin çesitli yollarla bu topragin disina kaçirmanin güdüsü de
güven yada ekonomik istikrarsizliga tepkiden öte \'Türkiye\'li degil
Türkiye\'de yasayan bir sabetayist\' hissetmekten ileri geliyor.
Ekonomi istedigi kadar iyiye gitsin, o servet buraya gelmez.
KOC Grubu:
Vehbi Koç müslüman Türk\'tür. Peki acaba sirketlerinin üst düzey
yöneticilerinin çogunluk yahudi asilli olmasinin (örnegin simdiki Koç
Holding\'in CEO\'su Bülent Özaydinli -orgeral Irfan Özaydinli\'nin
ogludur-, Mehmet Ali Berkman, Tugrul Kutadgobilik, Arçelik\'in genel
müdürü Nedim Esgin, Hasan Bengü , Mehmet Ali Neyzi, Mehmet Barmanbek
yahudi asillidir, Tofas\'in eski CEO\'su Jan Nahum ise Ishak Alaton
gibi \'resmen\' yahudidir. Sabetayci Orhan Pamuk\'un babasi Gündüz
Pamuk da Koç\'ta çalismis ve Aygaz\'in genel müdürlügünü yapmistir)
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 18 Haz 2014 20:59

facebook
twitter
gplus

Alman Der Spiegel Dergisi - Türk Ne Demektir !? • İsviçreden alınan ve adına Medeni denen kanunlara göre doğan, büyüyen ve evlenen,
•İtalyadan alınan Ceza Kanunlarına göre sorgulanan, yargılanan ve ceza alan,
•Almanyadan alınan Ticaret Kanunlarına göre alışverişini düzenleyen,
•Fransadan alınan Eğitim Kanunlarına göre tahsilini ve terbiyesini gören,
•Amerikadan alınan kanunlara göre askerlık görevini yerine getiren,
•İslamdan alınan kanunlara göre mezara konulan köksüz insan demektir......
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 20 Haz 2014 09:04

facebook
twitter
gplus

ALİ RIZA BOZKURT; 'MÜTHİŞ TÜRK' OLARAK ANILAN VE TANIŞMANIZI İSTEDİĞİM "YÜKSEK" VE PEK MUHTEREM BİR KİŞİLİK !!!


aşağıdaki yazı güneri civaoğlu'nun 29 07 2012 tarihli yazısından kısa bir alıntıdır:
Üç Nobelliyi evinde bir araya getiren Ali Rıza Bozkurt “Tanrı dehaların Olimpos’u oldu burası” dedi.
Ali Rıza Bozkurt’u biraz tanıtmakta fayda var.
Zariftir, kültürlüdür, bilgedir, Alevi dedesi gibidir.
İş hayatında büyük başarılara imza atmıştır.
Çok kazanmıştır.
Ama kazancın esiri olmamıştır.
Kabe’nin onarımı gibi çok önemli işi Suudi Arabistan ona emanet etmiştir.
Sonra işleri bir yana bırakıp Boston’da fındık kabuğu kadar bir daire kiralamış, hukuk doktorası yapmıştır.
Anayasa kitapları yazmıştır.
İyi saz çalar. Türkülerimizi New York’ta rock gruplarına, rock ritminde çaldırtan girişimleri vardır.
Ankara’daki evi müzedir.
Küresel muhite sahiptir.
Boğaz’a, rakıya ve bağlamaya değişmez. Nash’ı Türkiye’ye getiren de odur. Saltanat kayıklarını hizmet olsun diye bire bir yaptırmıştır.
Haliç’ten Boğaz’a turistler kendilerini padişah hissederek dolaşıyorlar.
Bozkurt, iyi baba, iyi dost çok iyi bir aile reisidir. Her millete böyle Bozkurtlar lazımdır.
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

Re: FATİH ŞAHİNTÜRK

Mesajgönderen yazyagmuru » 28 Haz 2014 10:56

facebook
twitter
gplus

takvim gazetesinden endogami ile ilgili kısa bir alıntı:
Giritli Mustafa Naili Paşa'nın torunlarından birisi Aylin (Devrimel) Radomisli'dir.
Hani şu Ayşe Kulin'in çok satan "Adı Aylin" kitabında anlatılan "çok garip" ilişkileri olan hanımefendi. Hizmet'i (cemaat), Pentagon'a götüren ve kefil olan Aylin Hanım'dır!
Aylin'in ablası Nilüfer'in, ilk eşinin babası Ali Tanrısever'di! Kâzım Taşkent'le birlikte Yapı Kredi'nin ilk kurucusuydu.
Diğer kuruculardan birisi de Leyla Umar'ın babası İhsan Umar'dı...
Nilüfer Hanım ikinci evliliğini, cenaze namazını bizzat Fethullah Gülen'in kıldırdığı, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek'le yaptı. Galatasaray'dan sonra ABD'de okudu...
Bu evlilikten doğan, ilkokuldan sonra ABD'de okutulan Tayyibe Hanım, Türkçe sınavında kaldığı için Dışişleri Bakanlığı'na giremedi! Ama Emre Gönensay kendisini Başbakanlık'a alıverdi. Fethullah Gülen'in ABD'ye kaçışı sırasında büyük yardımları dokunduğu için Bülent Ecevit kendisini önce milletvekili sonra da bakan yaptı. Tayyibe Gülek, Murat Birsel'le evliydi. II. evliliğini İlker Domaç'la 2002'de yaptı.
Kasım Bey, MOON'un Türkiye'deki lideri olmakla birlikte Gülen'le çok yakın ilişki içindeydi!
Peki Gülek, vefat ettikten sonra ne oldu?
Bunu düşünen çok kişi yok!
Biraz geri gidelim...
Hüriyet'in 8/1/2002 tarihli nüshasına bakalım... "250 milyon dolarlık usulsüz kredi idiasıyla, Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan'ın dünürü Prof. Dr.
Erdoğan Alkin dahil Emlakbank'ın 27 eski yöneticisi gözaltına alındı"
Konu EGEBANK olayı idi!
Yani sınırlar DEMİREL ailesine kadar genişlemişti!
Peki bir dönem ekranlardan inmeyen ALKİN kimdi?
Çok takip edip not alma imkanınız yoktu ama ALKİN, Kasım Gülek'ten sonra Türkiye'deki MOON hareketinin LİDERİYDİ!
Prof. Dr. Hayri Erdoğan Alkin, Beşiktaş 1936 doğumluydu.
Oğlu Prof. Dr. Emre Alkin'le birlikte bir dönem TV-8'de program yapıyordu.
Hüsamettin Özkan'ın damadı olan Emre Alkin aynı zamanda İMKB Başkanı Osman Birsen'in danışmanıydı.
Hüsamettin Özkan'ın ağabeyi geçmişte çok meşhurdu!
Ağabey merhum Necdet Özkan Bayrampaşa Belediye Başkanı'ydı.
Necdet Özkan'ın eşinin kardeşi ise çok ünlü bir isim olan Orhan Aslıtürk'tü!
Naylon faturacı Orhan Aslıtürk, yurt dışına kaçan eski Şişli Belediye Başkanı, Gülay (Atığ - Aslıtürk) Çokay'la evliydi.
Orhan Aslıtürk daha önce Altemur Kılıç'ın kızıyla evliydi.
Halit Narin Rotaryen ve Büyük Kulüp üyesi olmakla övünürdü! Halit Narin'in kayınbiraderi, Ayşe Arman'ın geçmişte yazılarında Zafer diye çok sık bahsettiği eski eşiydi. Malikanesiyle basında yer almayı seven bir isimdi!
Halit Narin ödemediği kredileri alırken, Necati Kurmel kendisine kefil oldu.
Necati Kurmel, Saray Halıları'nın sahibi, "az kalsın Başbakan"
Hüsamettin Özkan'ın dayısı, Ömer Lütfü Topal'ın ise ortağıydı!
Ağabeyi Hakkı Kurmel, Menderes'in bakanlarındandı.
Ha unutmadan Necati Kurmel, Aydın Doğan beyefendinin dünyadaki ÜÇ DOSTUNDAN biriydi! Aralarından su sızmazdı! Hüsamettin Bey ile de inanılmaz sıkı arkadaştılar!
Bu ilişki ağı inanın çok ama çok genişletilebilir!
وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Kullanıcı avatarı
yazyagmuru
 
Mesajlar: 1293
Kayıt: 13 Tem 2013 11:11
Konum: ankara

ÖncekiSonraki

Dön Yeni Dünya Düzeni